
Biz seni görmeden sevdik, seni sevmeyen ruh ölüdür ya Rasulullah
Yazan: HacıAta 24/12/2009
Yazı kategorisi: Resimler | » yorum bırak;
Nikâh tazeleme
Yazan: HacıAta 24/12/2009
Sorulan şey, bizim çocukluğumuz yıllarında yatsı namazlarından sonra camilerde imamların “İnni üridü en üceddide imanen ve nikehân” sözlerinin ağız birliği içinde söylenmesi ile yapılan nikâh yenilemesi ya da halk tabiriyle tazelemesi.
Günümüzde terk edildiğini zannettiğim bu âdetle alakalı soruları görünce şaşırmadım; çünkü topluma kök salmış âdetlerin birdenbire kaldırılması imkansız.
Farklı açılardan cevap vermeye çalışalım. Bir; “tazeleme; yenileme” kavramından hareketle, nikâh zamanla eskiyen bir akit değildir ki yenilemeye ihtiyaç olsun! Polemik değil, bir hakikat bu. Nikâh, bir akittir; hem de insan hayatını derinden derine etkileyen en ciddi akitlerden birisi. Nikâh akdi rükünlerine, şartlarına riayet edildiği müddetçe sürekliliği devam eder; muhalefet durumunda ise muhalefetin şekline, zamanına göre boşama/boşanmaya kadar uzanan ayrı bir süreç ve farklı hükümlerin konusu olur.
İki; halkımız arasında uygulanan şekliyle “nikâh tazeleme” ne ayetlerde ne hadislerde ne ashab tatbikatında yer almaktadır.
Üç; fukaha içtihatlarına gelince; kaynaklarda geçen açıklamalara göre “nikâh tazeleme insanların ağızlarından bilerek veya bilmeyerek çıkan küfür sözlerinin insanın iman ve nikâhına zarar vermesi ihtimaline binaen yapılmaktadır. Fukahanın içtihatlarına göre küfür söz veya fiilleri sahibini dinden çıkartacak seviyede ise şahsın dinden çıkması nedeniyle gerçekleşen “tebayün-ü din” nikâhı da bozmaktadır. İşte bunun izalesi camilerde “üceddidü imanen ve nikehân” denilerek önce iman sonra nikâh tazelemesi ile mümkündür.”
Yalnız burada akla birçok soru gelmektedir. Çıkış noktası böylesi bir düşünce zeminine oturan nikâh tazeleme halkımız tarafından hangi ölçüde bilinmektedir? Bu bir yana, acaba bu içtihadi yaklaşım fıkhın genel-geçer kaideleri çerçevesinde ne kadar isabetlidir? Küfre düşmüş bir insanın, cuma akşamlarının ayrılmaz parçası haline gelmiş ve manası dahi bilinmeden icra edilen sözlerle yeniden imana dehaleti sahih midir? Küfre düşüren o sözlerden veya fiillerden pişmanlık ve tevbe bu hadisenin neresinde yer almaktadır? Bu her zaman tekrar eden bir söz veya davranış ise boşamada da nihai sınırın üç olduğu düşünülecek olursa, üçten fazla cereyan eden durumlarda velev ki sahih bile olsa, nikâh akdi meşru mudur?
Bunlar mutlaka cevaplanması gereken sorular. Öte yandan, yapılan işlem açısıdan baktığımızda, nikâh -mezhepler arasındaki ihtilaf mahfuz- evlenecek kadın-erkek taraflar veya onların vekilleri, şahitler, irade beyanı, mehir, veli, ilan gibi rükün ve şartlarla gerçekleşen bir akittir. Farz-ı muhal eşlerin birbirleri ile yeni bir nikâh akdi ile yeniden evlenebileceği akitlerde, yani “zevc-i aher gerekmeyen ric’i veya bain talaklarda” camilerimizde yapılan nikâh tazeleme ile yeni nikâh akdinin gerçekleşeceği her zaman tartışılabilir. Hanımın akit esnasında yokluğu veya kocasına -nikâha ihtiyaç duyulduğuna göre eski kocasına demeliydik- verdiği vekalet, şahitlerin belli olmayışı, mihr miktarı, irade beyanının katiyyet ifade edip-etmemesi, nikâhın ilanı hatta nikâhın devletin yetkili mercilerince kayıt altına alınıp-alınmaması bizim tartışılır dediğimiz konu başlıklarıdır. Özellikle son husus günümüzde akitlerin hukuki yaptırımları açısından çok önemlidir. Daha önce imam nikâhı başlığı altında yazdığımız yazılarda bu konuyu detaylı olarak ele almıştık.
Sonuç itibarıyla; toplumumuzda dinî bilgi ve şuur seviyesinin yükselmesi bu türlü muamelelerin son bulmasını netice vermektedir. Tabii ki zamanla. Zaten topluma yerleşmiş bid’atların hepsinin birden kaldırılıp yerlerine sünnetlerin birden ikamesi tek kelime ile imkansızdır.
Yazı kategorisi: Fıkıh | Etiketler: nikah, tazeleme | » yorum bırak;
Hz.Ebu Bekir ve ifk olayı
Yazan: HacıAta 24/12/2009
Yazı kategorisi: Dini Sohbetler | Etiketler: ebu bekir, ifk | » yorum bırak;
Tek Türkiye 85. Bölüm Fragmanı
Yazan: HacıAta 24/12/2009
Yazı kategorisi: Tek Türkiye | Etiketler: Tek Türkiye | » yorum bırak;
Peygamberimiz kardeş kavgasını nasıl engelledi!
Yazan: HacıAta 24/12/2009
BENİ Mustalik seferinden dönülüyor. Ordunun başında Hz. Peygamber (sav) vardır. Ordunun içinde ise münafıklar bulunmaktadır.
Özellikle de bozgunculuğuyla şöhret bulan İbn-i Selul fırsat kollamaktadır. Nihayet bir subaşına gelinir. Kuyudan su çekilip halk arasında paylaşılacak. Mekkeliler (Muhacirler) ve Medineliler (Ensar) ellerindeki kovalarla kuyudan su almak için sıraya girerlerken ufak bir itişme yaşanır. Bu itişme fırsatını büyük bir ganimet olarak gören meşhur münafık Selul hemen bu ufak olayı tırmandırır. Yüksek bir sesle; besle kargayı oysun gözünü, anlamında bir cümle kurarak bağırmaya başlar. Biz Medineliler Mekkelileri besledik. Bugün ise başımıza bela oluyorlar, demeye başlar. Derken Mekkelilerden biri cevap verir. Onlara da Medineliler karşılık verince olay değişik bir mecraya tırmanır. Su kuyusu başında başlayan bu tehlikeli kargaşa tam bir fitneye dönüşecekken Hz. Peygamber (sav) haberdar olur. Olayın boyutlarını gören sevgili Peygamberimiz (sav) orduya kalk emri verir. Kurulan çadırlar sökülür, eşyalar toparlanır ve hemen yola koyulur. Tam bir gün boyunca yürüyüş devam eder. Dinlenmekle ilgili bütün talepleri geri çeviren Peygamberimiz (sav) insanların iyice bitkinleştiğini, tartışacak mecallerinin kalmadığını görünce mola emrini verir. İyice bitkinleşmiş yorulmuş olan herkes bir gün önceki olayı konuşabilecek, tartışabilecek fırsatı bulamadan derin bir uykuya dalarlar. Böylece Mekke ve Medineliler arasında meydana gelebilecek sürtüşme, kavga, fitne başlamadan bastırılmış olur.
Hz. Peygamberin takip ettiği bu strateji meyvesini hemen verir. Mekkeli ve Medineliler arasındaki kardeşlik duygusu hiçbir yara almadan devam eder. Medine’de önemli bir etkinliği olan İbn-i Selul ise ortada kalakalır. Yaptığı münafıklık ve fitne hamlesi başarısız kalır. Kısa bir süre içinde öyle bir hale gelir ki ordu daha Medine’ye varmadan İbn-i Selul iyice gözden düşmeye başlar. Halk arasında itibarsızlaşır.
Bu olay esnasında iki önemli ayrıntı dikkati çeker. Bunlardan birincisi şudur: İbn-i Selul sahabe arasında fitne çıkarmaya çalıştığını gören Hz. Ömer (ra), Peygamberimize (sav) gelir ve İbn-i Selul’ü öldürmek istediğini söyler. Şöyle der:
“Ey Allah’ın Resulü. Bu adam Müslümanları birbirine kırdırmak istiyor. Fitne ateşi yakmaya çabalıyor. Müsaade ediniz de münafığın hesabını keseyim“ Evet böyle der Hz. Ömer (ra). Ama Allah’ın peygamberi bu teklifi ret eder ve şöyle cevap verir:
“Ömer! Bu doğru olmaz. Çünkü bu adam bizimle beraber hareket ediyor görünüyor. Aramızda yaşıyor. Bu adamın yaptığı fitneyi bilmeyenler uzaktan şöyle derler: Muhammed arkadaşlarını harcıyor. Ben böyle bir şeye müsaade etmem. Sen bekle. Bu adamın ne kadar küçüleceğini göreceksin.”
Hakikaten de olay Peygamberimizin (sav) buyurduğu gibi neticelenir. Şiddet görmeyen İbn-ı Selul kısa sürede halkın gözünde öylesine küçülür ki, bir müddet sonra adı ‘bozguncu, fitneci’ye çıkar. Hem de yolculuk sona ermeden. Yolculuk devam ederken. Kendisine yaklaşan Hz. Ömer’e Peygamberimiz (sav) birkaç önceki hiddetini hatırlatır ve şöyle buyurur:
“Ne dersin Ömer! Eğer o gün sana müsaade etseydim ve sen İbn-i Selul’ü öldürseydin onu kahraman yapardın. Ama bugünkü haline bak. Nasıl da itibarsız ve değersiz hale düştü. Bugün dilediğin her şeyi yapabilirsin ve hiç kimse ona sahiplenmez.”
Bu olayın ikinci önemli ayrıntısı ise Medine girişinde yaşanır. İbn-i Selul’ün oğlu Hz. Abdullah tanınan ve sevilen bir sahabeydi. Babasının Mekkeliler hakkında kullandığı çirkin sözlerden son derece rahatsız olmuş ve hatta o esnada Peygamberimize müracaat ederek babasına cezayı kendisinin vermek istediğini belirtmişti. Peygamberimiz (sav) Hz. Ömer’e (ra) müsaade etmediği gibi Hz. Abdullah’a da (ra) müsaade etmemişti. Ama şimdi Medine girişinde oğlu Abdullah babasını durdurmuş ve Mekkelilerden özür dilemedikçe şehre giremeyeceğini söylemektedir. İbn-i Selul çaresiz bir şekilde, “Mekkeliler şerefli insanlardır. Esas çirkinlik yapan benim” özrünü haykırmak zorunda kalır. Hz. Peygamberin müdahalesi üzerine oğlu Abdullah oradan çekilir ve İbn-i Selul Medine’ye girebilir. Olay hicri 6. yılda gerçekleşir. Münafikun suresi 5. ve 8. ayetler bu konuyla ilgilidir. Geriye kalan yaşantısında her ne kadar münafıklığından vazgeçmese de itibarın yitirmiş bir şekilde yaşamaya devam eder. Abdullah bin Selul Peygamberimiz hayatta iken yaşama veda eder.
Asr-ı Saadet’teki bu olayı iyi etüd etmeliyiz. Buradan birçok ders çıkarabiliriz. Bu olay fitneye karşı nasıl bir yol takip edileceğine dair mesajlar taşımaktadır.
* * *
Bu günlerde sabırlı olmak zorundayız. Yanlışlık içinde olanları kendi elimizle kahramanlaştırmamalıyız. Yapılması gereken hamleleri el birliğiyle bizler yapmalıyız. Başkalarının hamlesine mahkûm olmamalıyız. İnsanlarımızı bölmemeli, ayırmamalıyız. Ciddi bir strateji uygulandığında bugün itibaren görenlerin nasıl bir itibar kaybına uğradıklarını gözlerimizle görebileceğiz. Hz. Peygamber (sav) Medine’deki Evs ve Hazreç kabilelerini birleştirdiği gibi Mekke ve Medinelileri de kucaklaştırmış. Akıl, sabır, diyalog, istişare ve bilerek adım atma elimizdeki en büyük sermayemizdir. Hele din birliğinin bize sağlayacağı nimet ise hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür. Yeter ki duygularımızla değil de aklımız karar verebilelim.
Yazı kategorisi: Efendimiz | » yorum bırak;
Mishary Alafasi dinleme ve indirme
Yazan: HacıAta 24/12/2009
Yazı kategorisi: Kuran-ı Kerim | Etiketler: Mishary Alafasi | » yorum bırak;
[Fasıldan Fasıla] Günah, hayaline bile girmesin
Yazan: HacıAta 24/12/2009
|
|||
|
Bu iki hadiste kastedilen mânâ telif edildiği zaman, birinci hadisin bizim gibi avam insanlara karşı söylenmiş; ikinci hadis-i şerifin ise Allah tarafından bol bol lütuflarla serfiraz kılınmış ve o lütuflar helezonunda yükselmiş insanlara yöneltilmiş bir hitap olduğu anlaşılır. Çünkü o insanın fenalıkları zihninde tasavvur etmesi bile, Allah’a kurbiyetle telif edilemeyeceğinden o, aksi bir hükümle cezalandırılır. Yine önemli (önemli olduğu kadar kudsî) bir mekânda bulunup kendilerinden sadece okuma, düşünme, iman ve Kur’ân hizmetinde çalışmakla Allah’a kurbiyet kesbetme beklenen insanların, bu türlü fısk u fücura girmesi, çarşıya-pazara çıktıklarında gözlerine dikkat etmemeleri, Allah’ın kendilerine karşı onca hıfz, himaye ve kelaetine saygısızlık olacağından, daha büyük tokatlara sebep olabilir. Onlar, bu türlü şeylere maruz kaldıklarında, şeytandan bir ok yemiş gibi hemen Allah’a teveccüh etmeli ve, ‘Estağfirullah Ya Rabbi!’ demelidirler… Bir diğer husus da şudur, kasdî ve iradî olmaksızın, vazife icabı bu türlü şeylere tevessül eden Müslümanlar hakkında sû-i zan etmemiz hiçbir zaman doğru olmaz. Zira bu insanlar, vazife icabı toplumun içine girmekte ve görevlerini ancak bu şekilde yürütebilmektedirler. Dolayısıyla, ‘Toplumun içinde kalıp da ondan gelenlere katlanmak, tek başına olmaktan daha hayırlıdır.’ hadisi, onlar için bir sığınak sayılabilir. Böyle bir hayır arama düşüncesiyle, ister okulda talabe ya da hoca olarak görev yapsınlar, ister çarşıda esnaflık, isterse başka yerde çalışsınlar, kasdî olarak bu türlü şeylere tevessül etmedikleri müddetçe, tıpkı sokakta gezerken paçalara sıçrayan çamurun namaza engel olmadığı gibi bu durum da onlar için sorumluluk vesilesi olmaz. Fakat bir mecburiyet olmadan, kasdî ve iradî olarak bu tür günahlara kapı aralanırsa, o zaman da Cenâb-ı Hak burada sormasa bile, âhirette sorabilir; dünyada sorulması ehven; ahirette sorulması ise daha eşed/şiddetlidir. Dolayısıyla, özellikle Cenâb-ı Hakk’ın has dairesi içinde bulunan kişilerin, içtimaî münasebetlerinde olabildiğince dikkatli olmaları ve iktisat etmeleri gerekmektedir. Bu sebeple bu mevzuda hassasiyet gösterenleri hafife almak kesinlikle doğru değildir. |
|||
Yazı kategorisi: Dini Sohbetler | Etiketler: Günah, girmesin, hayaline | » yorum bırak;
[His Dünyası] Çekişen Dünyalar
Yazan: HacıAta 24/12/2009
|
|||
|
Çevremiz pırıl pırıl nûr, buğu buğu huzûr, Her yörede âhenk, her yanda ayrı bir sürûr!.. Kevserler çağlıyor; kevserler etrafında biz, Suyu kesilmez çeşme akıyor sessiz sessiz… Hiç durma sen de yürü bu iklime ve kurtul..! Kulluklardan sıyrıl, gel oluver Allah’a kul… Bak her şeyde ölgünleşme, her şeyde tükeniş, Öyleyse, koş ölümsüzler kervanına yetiş! İnanan ruhlarda pürhis, inançsızlar hissiz; Mü’minler merhametli, münkirler merhametsiz; İnananlar, her şeyde O’nu hecelemekte.. İnançsız dimağlarsa, ömür boyu hayrette; Yapayalnızdırlar, beşikten mezara kadar, Bu kara yalnızlıkta bir sürü ızdırap var: Dünya bir derin kuyu, sonu ölüm çukuru, Yollar zaman tüneli, öte çöl gibi kuru. Önde karadelik, arkada ölüm ejderi, Ne bir adım ileri, ne de bir adım geri… Ufku şafak bilmez, hazan sarmış baharını, Bedbinlik, ümitsizlik karartmış her yanını. M. Fethullah Gülen |
|||
Yazı kategorisi: Sosyal | Etiketler: his dünyası | » yorum bırak;
Sözünün eri yiğitler
Yazan: HacıAta 24/12/2009
Doğrulukta zirve Nebiler Sultanı (Sallallahu aleyhi ve sellem) hep doğru olarak yaşamış, ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir.
Bunlardan birkaçını teberrüken zikretmek istiyorum: “Bana şu altı şey hakkında tekeffülde bulunun (söz verin) ben de size Cennet’i tekeffül edeyim:
- “Konuştuğunuz zaman doğru konuşun!
- Vaat ettiğiniz zaman yerine getirin!
- Emanette ‘emin’ olun!
- Apış aranızı koruyun!
- Gözlerinizi harama yumun!
- Ellerinizi haramdan uzak tutun.”
Evet, O hep ok gibi doğru yaşamış, doğruluğu tavsiye buyurmuş ve kendine has doğrulukla zirvelere ulaşmıştı. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O’nu işte böyle bir seviyeye yükseltmişti. O, bize de aynı tavsiyede bulunmakta ve, “Doğru söylemeye söz verin, hayatınıza yalan karıştırmayın, ben de size Cennet’i söz vereyim.” demektedir.
Başka bir hadislerinde de şöyle buyururlar: “Doğrulukta helâkinizi görseniz bile, daima doğruluğu araştırın. Muhakkak onda sizin kurtuluşunuz vardır.”
Başka bir hadiste de şöyle ferman eder:
“Doğruluktan ayrılmayınız. Doğruluk sizi birr’e (iyiliğe), o da sizi Cennet’e ulaştırır. Kişi doğru olur ve daima doğruyu araştırırsa Allah katında sıddîklardan yazılır.
Yalandan sakının. Yalan insanı fücura (günaha), o da Cehennem’e götürür. Kişi durmadan yalan söyler ve yalan araştırırsa Allah katında yalancılardan yazılır.”
Kurtuluş ve necat doğruluktadır. İnsan doğrulukla ölse bile bir kere ölür; hâlbuki her yalan ayrı bir ölümdür.
Ve sözünün eri sadıklar Kur’ân’da tebcil edilir:”Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var ki, işte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.”(Ahzab/23)
Enes b. Mâlik -ki Allah Resûlü’nün hizmetkârıdır. Efendimiz Medine’ye teşrif edince, annesi, henüz sekiz-on yaşlarında olan Enes’in elinden tutup onu Allah Resûlü’ne getirmiş ve “Yâ Resûlallah! Oğlum hayatı boyunca sana hizmet etsin.” demiş ve Enes’i orada bırakıp gitmişti- işte bu Enes b. Mâlik, “Bu âyette kastedilen şahıs, amcam Enes b. Nadr ve emsalidir.” der.
SADâKAT KAHRAMANI ENES
Enes b. Nadr, Akabe’de Allah Resûlü’nü görünce O’na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir’de bulunamamıştı. Hâlbuki Bedir’in ayrı bir yeri vardı. Hatta Bedir’de bulunanlar ashab arasında nasıl seçkinse, Bedir’e iştirak eden melekler de gök ehli tarafından öyle seçkin görülürdü. Bu, Bedir’de bizzat bulunmuş ve meleklere kumandanlık yapmış Cibril’in sözüydü. Gel gör ki Enes b. Nadr bu fırsatı kaçırmıştı ve yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu. Geldi derdini Allah Resûlü’ne şerh etti: “Yâ Resûlallah, eğer bir daha onlarla karşılaşmak nasip olursa, işte o zaman kâfirlerin benden çekecekleri var.” Enes’in bu içten duası kabul olmuş ve Uhud’da küffarla karşı karşıya gelmişti…
Uhud.. Uhud deyince insanın içi burkulur. Çünkü orada yetmiş sahabe şehit edilmiştir. Kim bilir, belki de Uhud’daki bu acı hatıradan ötürü ona bir isnadda bulunuruz diye, Allah Resûlü bir gerçeği ifadenin yanında, buna önlem almış ve bir gün Uhud’un yanından geçerken, “Uhud öyle bir dağ ki, o bizi sever biz de onu severiz.” buyurmuştur.
Uhud sarp bir dağdır. Fakat Uhud Savaşı o dağdan da sarp cereyan etmiştir. Her nasılsa sahabe geçici olarak nöbet yerini istenen şekilde koruyamamış, hatta mevziini değiştirmiş ve böylece Allah Resûlü’nün gösterdiği tabyanın dışına çıkmıştı. Bu muharebede Allah Resûlü de yaralanmış, mübarek dişi kırılmış, miğferi yüzüne batmış ve vücudu kan revan içinde kalmıştı. Ama her şeye rağmen O mağfiret ve rahmet peygamberi, ellerini açmış, dua dua yalvarmış ve “Allah’ım! Kavmimi bağışla; çünkü onlar bilmiyorlar.” buyurmuştu.
Enes b. Nadr, Uhud günü oradan oraya koşuyor ve bir sene önce Allah Resûlü’ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. Çalışıyordu ama o da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Evet, vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu. Dudaklarında son tebessüm, yanına yaklaşan Sa’d b. Muaz’a şu sözleri söylüyordu: “Resûlullah’a benden selâm söyle. Vallahi şu anda Uhud’un arkasından Cennet kokularını duyuyorum.”
O gün nice şehitleri tanımak mümkün olmamıştı. Hamza tanınamamış, Mus’ab b. Umeyr bilinememiş, Abdullah b. Cahş’ın vücudunun parçaları bir araya getirilince ancak hakkında “O’dur.” diye hüküm verilebilmişti. Enes b. Nadr da aynı durumdaydı. Kız kardeşi gelmiş, kılıcı tutan eline -ki ihtimal tek oradan yara almamıştı- bakıp onu tanımış ve gözleri dolu dolu, “Bu, Enes b. Nadr, yâ Resûlallah!” diyebilmişti.
İşte âyet, bu civanmerdi anlatıyordu. O, verdiği sözde durdu. “Ölesiye savaşacağım.” dedi ve öldü. Ölüm dahi onu sözünde yalancı çıkaramadı.
Âyetin onu anlatması, onun, inananlara da bir örnek olması içindir. Evet, “Lâ ilâhe illallah” dedikten sonra, her fert bu denli o kelimenin muhtevasına sadık kalmalıdır ki, din harap, iman serâp, şeâir de pâyimâl olmasın…
Enes b. Nadr ve Enes b. Nadrlar sözlerinde durdular. Sözlerinin eri ve dosdoğru olduklarını ispatladılar. Çünkü onlar derslerini, Kâinatın Efendisi Muhammedü’l-Emîn’den almışlardı. O nasıl doğru ve emindi, dostları da aynı şekilde doğru ve emindiler…
1 – Doğrulukta zirve Nebiler Sultanı hep ok gibi doğru yaşamış, ümmetine de daima doğruluğu tavsiye etmiştir. Elbette O, her hususta bir beşerdi. Fakat doğruluk O’nu insanlığın zirvesine yükseltmişti.
2 – Enes b. Nadr, Akabe’de Efendimiz’i görünce O’na büyülenmiş gibi bağlanmış ve delicesine sevmişti. Fakat her nasılsa Bedir’de bulunamamıştı. Bu yüzden yanıp yakılıyor, gözüne bir türlü uyku girmiyordu.
3 – Enes, Uhud günü oradan oraya koşuyor ve Allah Resûlü’ne verdiği sözü yerine getirmeye çalışıyordu. O da çokları gibi sona doğru bir noktada dolaşıyordu. Vücudu delik deşik olmuş, son anlarını yaşıyordu.
Yazı kategorisi: Peygamberler ve Allah Dostları | » yorum bırak;
Sözün Özü 18-12-2009
Yazan: HacıAta 24/12/2009
|
|||
|
Hususiyle genç dimağlarda hevesata ait hayal ve tasavvurlar, onları öyle fenalıklara sürüklerler ki, bir daha kendilerini toplamaları çok zor olur. Bu bakımdan, her günah içinde küfre giden bir yolun olduğu gibi, içinde fesat ve fücur olan her hayal de sahibini fıska ve dalâlete çekip götüren zihnî bir gulyabânidir. |
|||
Yazı kategorisi: Sosyal | Etiketler: Sözün Özü | » yorum bırak;