Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

HACI ATA

Haci Kemal Erimez, 22 Nisan 1926 tarihinde Samsun’un Havza kazasında doğmuştur. Hayatının büyük bir bölümü Aydın-İzmir’de geçmiştir. Ama o bir İstanbul beyefendisinin özelliklerini hep üzerinde taşımıştır.

Gençlik yıllarında Ege Bölgesi’nde deve güreşleri tertip etmiştir. Senesini tam hatırlamıyorum (tahminen 1968 olabilir) Aydin’in köylerinden bir arkadaşımla onların yaylalarına gitmiştim. Dönüşte Aydın’a uğradık. Aydın İmam-Hatib’i adına muhteşem bir mehter gösterisi tertiplenmişti. Hacı Kemal Ağabey’i organizenin başında gördüm. Zaten zaman zaman sevinçli ve heyecanlı olduğu vakitlerde hemen mehterden bir parca okur. En çok da “Artar cihadla şevkimiz” parçasını okurdu. O zaman biz anladik ki, işler iyi gidiyor.

Ben kendisini ilk defa 1961-1962 yıllarında Ramazan aylarında İzmir’e vaaz vermek için gelen Hacı Tahir Büyükkorukcu Hoca’mızın heyecanlı konuşmalarını dinlerken gördüm. 1963 yılında da Yaşar Tunagür Hoca’mızın Kestanepazari Camii’ne hem vaiz hem de yurt müdürü olarak gelmesiyle, hep onun yanında görürdüm. O zaman İzmir’de pek sakallı insan görünmezdi. Ama hem Yasar Hoca’mızın hem de Kemal Ağabey’imizin simsiyah çok güzel sakalları vardı. Boy olarak da birbirlerine yakınlardı. Onun için akşam karanlığında Kestanepazarı Camii’ne gelen insanların coğu Hacı Kemal Ağabey’i görünce Yaşar Hoca’mız zannederek saygıyla kenara çekilirlerdi.

Fethullah Gülen Hoca’mız 1966’nın başında vaiz ve yurt müdürü olarak Kestanepazarı’na geldiğinde de yine Hacı Kemal Ağabey’i elinin teybi ile vaazlarda görmeye başladık. Cuma namazından sonra Hocaefendi’yi birkaç defa İzmir Başoturak Camii civarindaki balık lokantasına götürdüğünü hatırlıyorum. Daha sonra Mesut Kızılhisarlı’nin işyerine de beraber balık yemeye gittiğimiz hatırımdadir.

Seçilme arzusu ile siyasete hiç bulaşmamış bu temiz insan, sağ partileri desteklemistir. Bunu yaparken de ‘ezan’ın aslına çevrilmesi hizmeti gibi gayretlerden dolayı dinî bir gaye gütmüştür. Zamanla tamamen din-i mubin-i İslam’a hizmet ettiklerine inandığı hocaefendilerin peşine düşmüş ve onlardan hiç ayrılmamaya gayret etmiştir.

Dedesinin İstanbul’da imam olmasi ve bizzat Hacı Agabey’in sık sık hacca gitmesi dolayisiyla İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerin dindar esnaf ve işadamlari ile çok münasebetleri olmuştur. Onun icin Hocaefendi Bornova’da vaazlar verip sohbetler ederken pek çok işadamını İstanbul’dan davet edip getirmiştir. Onun için 1970’li yılların sonunda Hacı Kemal Ağabey, “Artik bundan sonra Hocaefendi’nin İstanbul’a gidip yerleşmesi lâzım. İstanbul, Türkiye demektir.” diyordu. Zaten 1980’den sonra İstanbul’a mecburî bir gidiş oldu.

Hocaefendi bir konuşma yapıp bir tavsiyede bulunsa hemen Hacı Kemal Ağabey söylenen sözleri kendi üzerine alır, “Bunları bana söylüyor. Hemen yerine getirmem lazım.” derdi. Onun icin hizmetlerde hep ilklere imza attı. Zaman Gazetesi’nde büyük emekleri vardır. İlk günlerin sıkıntılarını şöyle dile getirirdi: “Gazetenin ilk gunlerinde sobamız yoktu. Küçük tüpte hem cay pişirir hem de ısınırdık. Sonra Allah nasip etti, arsa bulduk. İs artık inşaata gelmişti. Şu andaki yedi katlı binanin iki katını yapma planımız vardı. Benim maddi sıkıntım vardı. Kendime göre bir plan yapıp hâli vakti yerinde bir hayir sahibinden çimento almayı planladım. Vereceğinden emindim. Fakat bütün izahlarima rağmen yardım edemedi. Yıkılmıştım. En büyük ümidim sönmüştü. Ağlayarak çıktım. Yolda ağlayarak yürüyordum, belki yarim saat yürüdüm. Birden karşıma henüz bir-iki hafta önce tanışmış olduğum biri çıktı. Cadde ortasinda ağlayışıma hayret ve hüzünle bakarak “Niye ağlıyorsun Hacı Abi?” dedi. Derdimi ona açmak
istemiyordum. Fakat ısrar edince olanları anlattım. Bizim eğitim ve kültür hizmetlerimizi yeni taniyor olmasina rağmen gazete binasını kendisinin finanse edeceğini söyledi.”

Haci Kemal Ağabey’imizin gönlünü hoş eden; fakat isminin gizli tutulmasını isteyen ve cömert gönlünü açabildiği kadar açan bu ulvî hedefli ağabeyimizden de Cenab-ı Hak ebeden râzı olsun ve bütün işlerini âsân eylesin. Âmin.

Hacı Ağabey’imizin eğitim hizmetleri İstanbul Fatih Koleji ile Türkiye’de belli bir zirveye yükseldikten sonra Orta Asya ülkelerinde, bilhassa ömrunun son zamanlarında Tâcikistan’da sâhikaya ulaşmıştır. Onun bu son gayretleri destan capındadır ve gelecek nesillere ders ve ibret olmasi için mutlaka senaryoların yazılmasi ve filmlerinin çekilmesi lâzımdır..

Hacı Ata Kemal Erimez ile ilgili videolar

Hacı Kemal Erimez Unutulmadı

hacı kemal erimez okul adam

13 Yanıt to “HACI ATA”

  1. Hüseyin Gülerce said

    Hüseyin Gülerce 03.06.2008

    Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’ye yaptığımız bir günlük ziyaretin notlarını dün yazmıştım. Bugün de Taciklerin “Hacı Baba”, “Hacı Ata” dedikleri Hacı Kemal Erimez’i yazmak istiyorum.

    Tacikistan Dışişleri Bakanı Sayın Talbek Nazarov ile yediğimiz akşam yemeğinde kendisinden “Rahmetli Hacı Kemal Erimez’le ilgili hatıralarınızı anlatır mısınız?” ricasında bulundum. Heyetimiz pür dikkat kesildi. Hüzünlenen Nazarov anlatmaya başladı:

    “Bütün işleri ve sözleri doğruluk ve dürüstlüktü. Aşamadığı bir sıkıntısı olunca beni arardı. Doğrudan bana gelirdi. Ne yaptı etti beni okula götürdü. Heyecanla okulu gezdirdi. Ancak bir çocukta olan enerji, bir gençte olabilecek heyecanı beni şaşırttı. Ben Türkiye’ye ne zaman gitsem o haber alır, gelir beni bulurdu. Alışverişte illa bana bir şey almak isterdi. Oysa ben Hacı Kemal’in kalbini almak isterdim. Hanımından sonra evli olan kızı da vefat edince bana dedi ki: ‘Ben artık yalnız bir adamım, ömrümü yeni nesillerin yetişmesi için adamak istiyorum.’ Son rahatsızlandığında Duşanbe hastanesine yatırmışlar. Ziyaretine gittim. Kendi derdini unutmuş, bana diyor ki: ‘İyileşince inşallah, bu hastanenin tamir ve tadilatını yapmak istiyorum.’ Ömrü yetmedi. Böyle insanlar cennetliktir.”

    Kim bu Hacı Kemal Erimez? 22 Nisan 1926’da Samsun’un Havza ilçesinde dünyaya gelmiş. Daha sonra Aydın ve İzmir’de yaşamış. Kabına sığmayan bir insan. Gençlik yıllarında Aydın İncirliova’da ilk defa mehter takımını kurmuş. İlk gösteride sevincinden mehterin önünde yürümüş. Bir hizmet arayışı içinde. Rahmetli Adnan Menderes gelirken o koşturmuş. Hali vakti yerinde. Süleyman Demirel’i bahçesinde ağırlamış. Muhterem Fethullah Gülen’in eğitimle alakalı birkaç sohbetini dinleyince dünyası değişmiş. Dükkanlarını, hatta evini bile satmış. Talebeye burs verme, okullar açma gayretlerinin öncüsü olmuş. Gönüllüler hareketinin artık her hamlesinde alınteri, emeği var. Dur durak hiç bilmemiş. Okullar yurtdışına açılınca öne düşmüş. Işık süvarilerinin önünde Orta Asya’ya, bu aziz milletin vefasını gösterme adına en önce o gitmiş. 80 bin kişinin hayatını kaybettiği Tacikistan’daki iç savaşta oradan ayrılmamış. Tursunzade Lisesi’nin kalorifer dairesinde yatmış, yağan mermilere aldırmamış.

    Muhterem Fethullah Gülen kendisinden bahsederken bir yerde şöyle diyor: “Tabii hemen ilave edeyim ki, belki 55 yıldır yürümeye çalıştığım bu yolda hiçbir zaman tek başıma kalmadım. Hacı Kemal Erimez gibi sahabe döneminin Ebu Bekir’lerini hatırlatan, mal ve canları ile bu kervana katılan o kadar çok insan tanıdım ki, bunların toplamı gönüllüler hareketini ortaya çıkardı.”

    13 Mart 1997’de 71 yaşında vefat etti. 14 Mart’ta Fatih Camii’nde cenaze namazını Fethullah Gülen Hocaefendi kıldırdı. Aralarındaki muhabbet, hürmet ve bağlılık bana hep öteleri hatırlatmıştır.

    Zaman Gazetesi’nin şimdiki binasının harcında da emeği ve hizmeti vardır. Gazetede yöneticilik yaparken kendisini daha yakından tanıma fırsatı da buldum. Yanında daha fazla bulunmak ister, onunla daha çok sohbet etmek isterdiniz.

    Şimdi o ata yurdumuzun “Hacı Ata”sı. Üzerine titrediği fidanlar boy salıyor. Tacikistan Dışişleri Bakanı Nazarov’un ümit, sevinç ve gururla söylediği söz bir bakıma onun ruhunu da şâd ediyordu: “Türk okullarından mezun olmuş öğrenciler bugün devletimizin çeşitli kademelerinde çalışmaktadırlar.”

    Bâki kalan bu kubbede hoş bir sâdâ imiş…

  2. abc said

    Sevenlerinin “Hacı Kemal Ağabeyi” 22 Nisan 1926 yılında Samsun’un Havza ilçesinde dünyaya gelir. Ama, hayatının büyük bir kısmını Ege’de geçirir. Ege Bölgesi’nde geçen hayatının ilk yılları, daha sonraları kök salacak olan hizmetin ilk tohumlarının atıldığı dönemlerdir. Kabına sığmayan bir insan olan Kemal Erimez gençlik yıllarında Ege Bölgesi’nde deve güreşleri tertip eder. Aydın-İncirliova’da ilk defa mehter takımını kurar. Sevincinden mehterin ilk gösterisinin yapıldığı gün de mehterin en önünde kendisi yürür. İçinde milletine, yurduna ve dahası inancına olan hizmet aşkıyla kavrulan Hacı Ağabey’i nerede hayır işi varsa orada görmek mümkündür o dönemler.

    Erimez, onda eriyeceği bir öğretici, yol gösterici, milletine ve dinine hizmette “tavsiyelerini, hatta imalarını emir telakki edeceği” birini aramaya ta o zamanlar başlamıştır. İlk zamanlar Konyalı Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi ile başlayan münasebetleri, daha sonraları Edirne’den İzmir Kestanepazarı’na tayini çıkan Yaşar Tunagür Hocaefendi ile devam eder. Hali vakti yerinde olmasına rağmen dünya malına aldırmaksızın Tunagür Hoca ile birlikte hayır işlerine koşturur, bir dediğini iki etmez; Tunagür Hoca’nın vaazlarını yanında hiç eksik etmediği teybi ile kaydeder; daha sonra onları çoğaltarak civar kasabalara dağıtırdı.

    Aydınlı Hacı Kemal zengindi. Türkiye’nin nabzını ve siyasetini elinde tutan insanlara çok yakındı. Adnan Menderes’i karşılamak için kamyonlara insanları doldurur götürürdü. Başbakan Demirel Aydın’a geldiğinde doğru Hacı Kemal’in evine gider, orada ağırlanırdı. O, çevre insanının isteklerini Ankara’ya taşıyan kişiydi. Kimseye açıklamadı, çünkü kendisinden övgüyle söz edilmesi onu sıkıyordu. büyük ihtimalle siyasete girmeyi teklif etmişti Demirel ona, evinde misafir kaldığı bir gün.. veya Menderes. Bütün bunları es geçti Hacı Kemal. Kendi taşralı muhayyilesinden hareketle, bu millette eksik olan bir şeylerin bulunduğunu seziyor, adını koyamıyordu. Ta ki, onda çok ama çok şey bulduğu genç Fethullah Gülen’le karşılaşana kadar.. “Hacı Kemal Ağabey” Fethullah Gülen Hocaefendi gibi bir kılavuzun işaretleriyle coştukça coştu. Anadolu karış karış oldu Erimez’in ayaklarının altında. Yanında başka Hacı Kemal’ler de yok değildi. Yetmedi. “Eğitim, ille eğitim” diyen ve tarihî bir restorasyon için reçeteyi veren “hocasının” gözyaşlarını kendine enerji yapıp bu defa bilmediği, tanımadığı Orta Asya’ya koştu.

  3. abc said

    Çarşamba, 17 Haziran 2009 12:02
    Uluslararası 7. Türkçe Olimpiyatları dün muhteşem bir törenle son buldu. 115 ülkeden gelen 700 öğrenci, izleyicilere unutulmaz bir gün yaşattı.

    ‘Dünyanın çiçekleri’ni bir araya getiren olimpiyat finali, STV, SHABER, CİNE5, Kanal A, TRT 2 ve TRT AVAZ’dan canlı yayınlandı
    Vefa ödülü ‘Hacı Kemal Erimez’e verildi

    Olimpiyatın ‘vefa ödülü’ne bu yıl hayatını yurtdışındaki Türk okullarına adayan merhum Hacı Kemal Erimez layık görüldü. Ödülü Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tan oğlu Kamil Erimez aldı. Arınç, merhumu şu sözlerle anlattı: “Hocaefendi’nin yanından hiç ayrılmaz, hizmetinde bulunurdu. Kendisi müthiş bir yerel siyasetçiydi. Çok iyi bir devlet adamıydı. Çok iyi hizmetler yaptı, biz şahidiz.”

  4. abc said

    Ben Tereza, 17 yaşındayım. Rus’um. İki yıl önceye kadar Tacikistan’da yaşıyordum. Annem Hacı Kemal Erimez ile birlikte çalışıyordu. O sıralar Hacı Ata’mız ilk liseyi Tursunzade’ye açmıştı. Ben daha ufaktım. Sık sık okula annemin yanına gelirdim. Annem okulda şef aşçı olarak çalışıyordu.

    Hacı Ata bizle karşılaştığında, ablama ve bana her zaman tebessüm eder, başımızı okşardı. Biz o zaman Türkçeyi bilmiyorduk. Onun sıcaklık ve sevgisi bize karşı davranışlarıyla anlaşılıyordu. Bizi sadece annemiz büyüttü, babamız yoktu. Hacı Kemal abi bizim için dede gibiydi. Biz ailecek o zaman Hristiyan’dık. Gerçek Müslümanları o zamana kadar tanımamıştık. Bir yıl geçti. Okuldaki abileri ve öğretmenleri, özellikle de Hacı Dede’yi çok sevdik. 13 Mart 1997’de Hacı Dede’nin ölümü, bizim hayatımızı değiştirdi. O güne kadar hiç düşünmemiştik hayatımızdaki önemini. O bizim için örnek insandı. 14 Mart 1997’de biz Müslümanlığı kabul ettik, yeni bir hayata başladık. O zamanlar ben 12 yaşındaydım. İslamiyet’i oradaki öğretmenlerin hanımlarından öğrendik. Başlarda hiç kolay olmadı, özellikle de annem için. Çünkü biz Rus’tuk. Daha sonra ablam Türk abilerden birisiyle evlendi. Bir yıl sonra 12 Mart 1998’de bir oğlu oldu. Ona tabii ki Hacı Dede’nin ismini verdik. İnşaallah o bu ismi layıkıyla taşır. Hacı Dede’miz gibi. Üç ay sonra ablam ve eniştem Türkiye’ye dönüş yaptılar. Sekiz ay sonra biz de annemle Türkiye’ye yerleştik. Şu sıralar Küçük Dünyam isimli kitabı okumaktayım.

  5. abc said

    Muhterem Fethullah Gülen, bize arkadaşını anlatıyor.

    Hacı Kemal Bey ile eskilere dayanan bir dostluğunuz var. Onun sizde iz bırakan en belirgin vasıfları nelerdir?

    Hacı Kemal Bey, zannediyorum çoğumuzdan, çoğundan birkaç kalem öndedir. Çok kimseye hakkı geçmiştir. Çok kimsenin elinden tutmuştur.Eskiden beri doğru bildiği şeyde koşturup dururdu. Çok vefalı biriydi. Bu açıdan bazı insanlar vardır ki, işte birkaç insanla aralarında alacakları verecekleri vardır. Hakları vardır. Fakat Hacı Kemal’in çokkimseden alacağı vardır. Civanmertliği, bu hizmette inandığı çizgide -nasıl inanıyorsa- o uğurda niyetine göre ömür boyu koşması…Hele son zamanlarda Orta Asya’da yaptıklarıyla belgeselleştirilmesi gerekli olan bir irfan abidesi, bir değerler abidesiydi o.

    30 yılı aşkın bir süredir hizmet eden Hacı Kemal Ağabey’in hizmet etmeyi irade etmesi ile Allah’ın ona olan lütufları arasında nasıl bir irtibat vardır?

    Bu koordinasyon veya münasebeti tenasüb-ü illiyet prensibi açısından ele alıp ifade etmemiz mümkün değil. İnsan iradesiyle bu mazhariyeti hasıl etti desek, o zaman iradeyi çok abartmış oluruz. Ama şart-ı adi planında Bütün insani değerlere, insani faziletlere, insanın yükselmesine, o irade, yerinde bir rıhtım, yerinde bir alan ve yerinde de bir rampa olur. Onunki nasıl bir iradeydi, onun takdiri bize düşmez. Hele şu ilk misafir olduğu gecede onu kendi Rabb-i Kerim’i bilir. Hakimlik ve hakemlik vazifesini bize vermemişler. Bir diğer yanı da bazen, insanlardaki küçük istidat ve liyakatlara tedelli yoluyla, tenazul yoluyla İlahi inayet geliyor, ulaşıyor. Bu defa da o İlahi inayet yönlendirici oluyor. Tıpkı seyr-i süluku ruhanide, cezbi iczaba gelen insanların halleri gibi. Artık onlar pek de iradelerini kullanmıyorlar. Belki o cezb-i incizab dalgalarıyla sürekli bir kuvve-i udsiye, bir cazibe merkezi tarafından çekiliyorlar.

    Benim itikadım daha ziyade o merkezde. Rabiatu’l Adviye Hazretleri Cenab-ı Hakk’a tazarru ederken, “Allah’ım Benim sana olan alakam ve aşkım değil; Senin bana olan alakan ve muhabbetin hürmetine..” diyor. Bu açıdan o tedelli ve tenezzul çok önemlidir. ‘Allah öyle diledi, Allah öyle eyledi’ şeklinde bakmak garantili bir şeydir. Çünkü insan bir sebeple belli bir noktaya gelmişse ve o sebebi az da olsa seziyorsa -ki o sebebin sezilmemesi ayrı bir ihsan-i İlahidir- o zaman o ihsan bir mekre dönebilir. Az bir şey aklının köşesinden yaptım, ettim, çattım, becerdim.. gibi şeyler geçse mekre dönmüş olur. Çünkü bunlar Kur’an-ı Kerim’de hep Allah düşmanları tarafından söylenmiştir. Hiçbir peygamber ben bilirim demez. Hususiyle Alemin Efendisi “Ne nezdimde hazineler olduğunu iddia ediyorum, ne de bir şey bildiğimi” buyuruyor. “Ben bilmem” diyor. Ben bilmem sözü o kadar çok ağzından çıkıyor ki gerçekten hiçbir şey bilmediğini zannedersiniz. Ama bütün insani bilgiler bilgisinin yanında deryadan bir katre kalan Allah’ın bilgisine göre Hızır vari meseleye yaklaşmak icap ediyorsa öyle demek düşer. Cenab-ı Hakk’ın o inayeti bize sadece bilme, bildirme, duyurma, hissettirme ve sevk etme mevzuunda değil. Hemen hayatın her safhasında öyledir. Bu sebeple İlahi inayet öncelikli yaşıyoruz şeklinde yaklaşmak daha isabetli olur. Ama onun belki bir istidadı, bir liyakati vardı. Sonradan da bu insan bu işleri böyle ortaya koyunca, -biraz evvel de 30 sene ciddi bir vefa hissi ile hizmet ettiğini söyledim- onun gibi bu kadar hizmet etmiş olan başka insanlar da vardır ve muhakkak küçük hataları olmuştur. ‘Hata edenlerin hayırlıları tövbe edenlerdir’ fehvasınca hata yapanlar hakkında konuşanlar, hata edenin tövbe etmiş olması ihtimaline binaen affedilmez bir hataya düşmüş olurlar. Hele bir de hata ettin, hata etti dedikleri kimse ile buluşup helallik alamamışlarsa Hafazanallah! Şimdi bu insan (merhum Hacı Kemal Ağabey) bir ihsan dalga boyunda istifadeleri olmuş, sonra bu yol girmiş ve bu yolun hakkını yerine getirmişse -Eğer getirmişse şayet- liyakatini ortaya koymuş demektir. Bu da şu demek olur: Allah gelecekte onun çok yüksek bir performans ortaya koyacağını biliyordu, bildi ve dolayısıyla başta onu böyle hidayet etti dersiniz.

    Hali vakti yerinde olmasına rağmen gözü dünya malında pek olmadı. Çok mütevazı bir hayat yaşadı. Bunun altında yatan sır perdesi nedir?

    Ben onun geniş imkanlara sahip olduğu dönemleri bilirim. Dükkanlarını sattı, evini sattı… Ve ben doğru mu söyledim, yanlış mı söyledim, kendi hakkımda hüküm vermeseydim daha rahat konuşurdum ama… Yani, “Hacı Kemal, senle benim evimiz olmaması lazım, dünyaya çalışıyoruz hissini etrafa uyarmayalım.” diye söylerdim hep. Oysaki, objektif düşünce olarak çoluk çocuğu olanın başını sokacağı bir evi olmalı. Kira, evden eve taşınma çok şirin

    değil. O, zannediyorum çoklarından akıl almış, çoklarına akıl vermişti. Eskiden evi vardı, fakat vefat ederken ilk sekerata girdiği anda bir garip olarak ölüm anına girdi, yabancı bir evdeydi, hatta çocukları bile yanında yoktu. Allah o lütfu da ona ihsan etti. Çünkü buyuruluyor ki; “Garip ölen şehittir”. İlk sekerata girdiği zaman yanında kimsesi yoktu.

    Hizmet-eğitim aşkından ve cömertliğinden biraz bahseder misiniz?

    Çok cömertti. Bunu bütün arkadaşları bilirler. Ben Ege’de gezici olduğum zaman da -onun çocukları o zaman küçüktü, ben evinde de kaldım- teybi elinde ben nereye gittiysem o da oraya geldi. Bizim yaptığımız bir hizmet olmayabilir. Fakat onlar bir hizmet kabul ettiklerinden dolayı niyetlerine göre sevap alırlar. Cömertlik çok önemlidir, bir iki defa size arz etmiştim, kuyrukluyıldızlar gibi gezen büyük veliler vardır. Mesela İbn-i Ethem gibi ve bunlardan birisi de İbrahim Havas. Bunlar belde belde dolaşırlar, Anadolu’yu kaç defa baştan aşağı taramışlardır. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: “Cömert insan fasık da olsa cennete girer”. Hacı Kemal fasık değildi. Fakat cömert bir insandı.

    Çocuklarının bugünkü sarraflık işleri olmasa Hacı Kemal’in şahsı adına hiçbir şeyi yoktu. Onun bir şahidi de Yahya Bey’dir. Benim onda takdir ettiğim çok evsaf vardır. Kendini unutacak kadar fenafi’d-dava, fenafi’lhizmet bir insandı. Arz ettiğim gibi 80 senesi, bütün arkadaşların bir Civanmertliği vardır da, -6 sene çok ciddi sıkıntı yaşadım- bu sıkıntı zamanlarında o, ilk günden itibaren hep yanımda oldu. Aramızda böyle de bir uyum vardı. Tabii insanın bunları unutması mümkün değil. Yani hayatımda onun o kadar çok civanmertliğine şahit olmuşumdur ki saymakla bitiremem.

  6. abc said

    ABDULLAH AYMAZ 09/03/2008

    Tacikistan’da okumuş ve şu an öğretmenlik yapan Mustafa Altun Bey’in bir hatırası…

    Hacı Yusuf Kemal Erimez, benim hayat boyu unutamayacağım bir şahsiyettir. Tacikistan’a ilk geldiğimde onunla tanışınca çok şaşırmış ve Hacı Abi’de görmüş olduğum müthiş performans için hayrete düşmüştüm ama ileriki günlerde Hacı Abinin Allah tarafından ona bahşedilen bir gücü olduğunu anladım.

    Bir futbol maçında omuzum kırılmış ve hastanede ameliyat olmuştum; ancak o günlerde hastaneler yeterince iyi olmadığından acilen Türkiye’ye gitmem gerekti ve ben yolculuğumu Hacı Abi’yle beraber yapacaktım. Hacı Abi, Kulob Lisesi’ne gitmişti ve Kulob Lisesi de Duşanbe’ye üç saatlik bir yol demekti o üç saatlik yoldan gelmesini bekledik ve geldi. Şoför arabanın kontağını bile kapatmadan binip Tursunzade’ye gittik, yine Tursunzade şehri de Duşanbe’ye bir buçuk saatti. Tursunzade şehrine geldiğimizde birkaç eşya alıp tekrar arabaya bindik ve bu sefer Özbekistan’ın Sariasya şehrine gittik. Sariasya şehri de Tursunzade’ye iki buçuk üç saatti. Oraya ulaştığımızda uçak bileti için bir süre bekledik, biletimizi aldıktan sonra çok eski on bir kişilik bir Rus uçağıyla Taşkent’e ulaştığımızda Hacı Abi’nin bir gece dinlenme ihtiyacı duyacağından hiç şüphem yoktu. Ben uçağın en arkasında oturuyordum. Hacı Abi ise en önde oturuyordu, en az beş defa benim yanıma gelip “Nasılsın kolun çok acıyor mu? Az kaldı” gibi sözlerle beni teselli ediyordu. O daracık uçakta yerinden kalkıp benim yanıma gelmesi çok etkileyiciydi. Uçaktan indikten sonra bizi karşılamaya gelmesi gereken abi kimse, biraz geç kalmış ve ona “Hasta var söylemedim mi ben sana? Neredesin?” diye hayıflanmıştı. Oradan bir okula gittik. Ben bir yere yattım ve dinlenmeye başladım. Hacı Abi beni bırakır bırakmaz bilet almak için havaalanına gitti. Neyse ki gece 23.00 gibi, biletler bulunmuş ve bize bir saat daha dinlenme zamanı doğmuştu ama ben takip edebildiğim kadarıyla Hacı Abi hiç dinlenmiyor, elinde bir telefon durmadan bir yerleri arıyordu. Ben yorgunluktan ölüyordum ama Hacı Abi’de inanın bir yorgunluk alameti bile yoktu, çok şaşırıyordum. Uçağa bindiğimizde bizi tam dört saatlik bir yolculuk bekliyordu, bu yolculuğun da çok rahat geçtiği söylenemezdi. İstanbul’a ulaştığımızda ben bitmiştim ama Hacı Abi hâlâ birilerine bir şeyler anlatıyor, telefon ediyor, etrafta bir sürü oturak olmasına rağmen inanın oturduğunu bile görmedim. Beni İzmir’e yolcu ettikten sonra da onun dinlendiğini sanmıyorum; biliyordum ki o sevdiği insanın yanına gidecek ve onun yanında miskin ve yorgun olarak gözükmek istemeyecekti.

    Evet ben omuzu kırılmış bir insan olarak bu kadar yolda yorulmuş rahatsız olmuş olabilirim; ama 1993 Haziran ayı ben Tacikistan’a yine bu yolla gitmiştim ve ben hasta da değildim. Tursunzade şehrine ulaştığımda bir hafta hasta yattığımı hatırlıyorum. Hacı Abi’nin o yaşta ve Orta Asya’nın kavurucu temmuz ayında bu yolculuğu nasıl kaldırdığını hâlâ anlamış değilim. Ruhu şad olsun.

  7. abc said

    Abdullah Aymaz – 11 Haziran 2006 Pazar, Zaman

    Rahmetli Hacı Yusuf Kemâl Erimez Ağabey’in yardımcılarından Kadir Tufan’dan bir mektup aldım. Mektupta yazılan bazı bilgileri sizlerle paylaşmak istiyorum…

    Tacikistanlı Nureddin Narov, dokuz kardeşin en küçüğü idi… Yetimdi, öksüzdü. Hem annesini hem de babasını küçük yaşta kaybeden Nureddin, amcasının yanında büyümüştü. Ailenin gözbebeği bu kabiliyetli çocuk, köyünün kıraç topraklarından gelip Tacik-Türk Koleji’nde okumuştu. Mezuniyeti sırasında Hacı Ataları bütün arkadaşlarıyla beraber kendisine şöyle bir vasiyette bulunmuştu: “Üniversiteye gidip yurtdışında okuyacak, tahsilinizi bitirince vatanınız Tacikistan’a geri dönecek ve burada hizmet edeceksiniz. Geri dönmezseniz, size hakkımı helâl etmiyorum.”

    Nureddin dört yıl önce Eskişehir’de üniversitenin İngilizce öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Türkiye’de iki sene özel bir okulda İngilizce hocalığı yaptı. Ama ülkesi Tacikistan’dan “İngilizce öğretmenine ihtiyaç var, gel.” davetine derhal kulak verdi ve Hacı Atası Hacı Kemal Erimez’in ikazını hatırladı. Türkiye’de iki senedir vazife yaptığı okuldan memnundu, hem de başarılı idi. İmkânları da iyiydi. Bütün bunları elinin tersiyle itip yola çıktı. Her şeyi bir tarafa bırakıp Haziran 2004’te zor şartlar altındaki ülkesine döndü. Yeni okulu, Hacı Ata’nın adına açılmış ve ülkenin en güzel ve en güzide okullarından biri olan Duşanbe Müşterek Tacik-Türk Hacı Kemal Lisesi’ydi. Bir yıl hizmet verdiği bu okulda hem okul personeli hem de öğrencilerin gönlünde taht kurdu. İkinci sene de yine Şelâle AŞ’ye bağlı eğitim kurumlarından biri olan Duşanbe Dil Merkezi’nde vazifeye başladı. Sekiz ay içerisinde burada da herkesin takdirini kazandı. Artık evliydi ve sekiz ay sonra kucağına alacağını ümit ettiği yavrusunun hayaliyle baba olma heyecanını yaşıyordu.

    İşini çok seviyordu. Daha mükemmelini yapmak için de “açık ders” uygulaması yapıyordu. Yani ayda bir artı ve eksilerini görmek, hem de eğitim adına uyguladığı ve uygulanabilecek yeni ve güzel metotları meslektaşlarıyla paylaşmak üzere açık dersler veriyordu. Bu derslere isteyen herkes iştirak edebiliyor ve kendince notlar alabiliyordu. Bu ders okul müdürünün nezaretinde artısı ve eksisiyle masaya yatırılıyor ve hep birlikte çıkarılabilecek güzel neticelere ulaşılmaya çalışılıyordu. 29 Nisan günü de yine böyle bir açık ders günü vardı. Ama Nureddin bir gün önce eve gitmeden arkadaşının bilgisayarına “YARIN AÇIK DERS OLMAYACAK” notunu yazıp altına imzasını atarak yapıştırmış ve öyle okuldan çıkmıştı. Dediği gibi 29 Nisan 2006 Cuma günü açık ders yapılamadı. Çünkü o günün sabahı yine aynı aşk ve şevkle evden çıkıp işine heyecanla yönelen Nureddin Narov, elîm bir trafik kazası geçirip vefat etti. O, 27 yıllık ömrüne çok şey sığdırabilmiş bir adanmış ve eğitim gönüllüsü idi. Cenazesine üç bini aşkın cemaat katılmıştı.

    Tevafuka bakınız ki, cebinden belki de akşam son bir defa okuyup cebine koyduğu ve kanıyla renklendirdiği “Koşarken Ölmeli” başlıklı ibretli yazı çıktı. Şöyle deniliyordu: “Evet, kendini yeterli görmeyen bir mümin, Allah’ın bahşettiği imkânları yine O’nun yolunda kullanıp ebedileştirmek için gecesi-gündüzüyle hayatının her anını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışır. Rıza-yı İlâhî için koştururken bazan evinin yolunu unutur; kimi zaman çocuklarının sîmasını zor hatırlayacak hale gelir. Gelir ve sürekli sâlih bir amel peşinde koşar. Benim hayallerimi süsleyen Kur’an talebesi de hizmete giderken solukları tükenen, koşarken kalbi duran ve yatakta değil de yolda ölen bahtiyardır. Böyle birinin vefat haberini duysam, onun ardından gözlerim dolar, hicranla gözyaşı dökerim. Fakat aynı zamanda da o gözyaşları benim takdir hislerimin de ifadesi olur. Çünkü hakiki Kur’an talebesi, kalbinin durduğunun farkına varamayacak şekilde bir küheylan gibi koşan ve kendini adadığı dava uğrunda bir vazifeye giderken yolda son nefesini veren insandır. İşte böyle bahtiyar bir ruh, yapıp ettikleriyle asla yetinmez; o güne kadarki koşuşunu hareketlerini, yaptığı işleri ve vesile olduğu onca güzellikleri kâfî saymaz. Allah’ın bahşettiği imkânları tam olarak değerlendirememiş olmanın endişelerini taşır. Yaptıklarını unutup yapabileceklerine yönelir ve ‘Daha yok mu?’ deyip yeni vazifelerin altına girmeye âmâde bulunur. Samimiyet ve faziletin remzi böyle bir insan, ne kabiliyetleriyle, ne aklıyla, ne mantığıyla, ne ortaya koyduğu eserleriyle ve ne fütuhâtlarıyla kendini asla yeterli görmez.”

    Böylelerin mekânları ebedî cennet olsun.

  8. M. Sacid ARVASİ said

    Ötelere Mektup

    Sevgili Hacı Kemâl Ağabey;
    Size nasıl hitap edeceğimi bilemediğimden, aklıma gelen ilk sözcüklere sığındım. Siz beni tanımıyorsunuz, bense sizi vefatınızdan sonra, tekrar tekrar seyrettiğim bir video kasetinden tanıyorum, o kadar. Bu kadarlıkla bir insan tanınır mı? Elbette tanınmaz. Bu yüzden siz benim gibi pek çok insanın meçhûlüsünüz. Meçhul ama kahraman!..

    Bu satırları şehrin göbeğindeki ıssız bir tepede yazıyorum. Bir şubat akşamı, dışarıdayım ve üşümüyorum. Hava mı bahar havasında, yoksa, yâdınız mı baharı taşıdı bu tepeye bilemiyorum. Birkaç gün önce, dört yıldır beraber kaldığımız bir Rus delikanlısı Andrey; İnegöl’e taşınmış bir Rus kadını ve iki kızından bahsederek tanışmak için oraya gideceğini söyledi.

    Geri dönüşünde yanıma geldi. Dudağında tarifsiz bir tebessüm, mavi gözlerinde mutluluk vardı. Taşkın bir heyecanla: “Bir Rus kadını, hem de tesettürlü. Böyle bir şey olacağı aklımın ucundan bile geçmezdi. Rus olan, Rusça konuşan Müslüman bir kadın… Annemi ve kız kardeşimi hayal ettim. Şimdi en büyük arzum; babam, annem ve kardeşimle hacca gitmek, ve orada Efendiler Efendisi’ni ziyaret etmek! Dua et ağebey, ne olur, dua et!” dedi.

    Yüreğime ansızın yayılan bir sızıyla nemlenen bakışlarımı yere indirdim. Göremedim ama, biraz önce içlerinde mutluluk okuduğum mavi gözlerinin bulutlandığını hissettim.

    Kimmiş o Rus kadını, biliyor musunuz, Hacı Kemal Ağabey? Yüreklerine sevgiyle aktığınız yüzlerce insandan biri: İrina… Ona şimdi “Meryem Ana” diyorlar. Küçük kızı Teresa’yı, Ozan Beyle; büyük kızı Aleksi’yi de, Yücel Beyle evlendirmiş ve İnegöl’e yerleşmişler. Onlar da artık Teresa ve Aleksi değil. Biri Elif, ötekisi Merve… “Bizim Hacı Kemâl’in vefatından bir gün sonra Müslüman olduk.” demiş. Seyrettiğim kasette Tacikler sizin için; “Bizim Hacı Ata” diyorlardı. Bunu yadırgamamıştım. Fakat bir Rus’un dudaklarında, sizin için çiçeklenen “Bizim” kelimesi karşısında şaşırmaz mı insan? Rusların Hacı Kemâl’i!.. İrina’nın, yani Meryem Ana’nın bir torunu olmuş, adını Yusuf Kemâl koymuşlar. Kimbilir daha kaç tane Rus, Tacik ya da gönüllerine aktığınız ayrı coğrafyaların insanları torunlarına “Kemâl” adını verecekler. Vermeliler de… Adınız yaşamalı, ruhunuz da adınızı taşıyan bedenlere hayat olmalı.

    Sonra bugün, yanıma, çok uzaklara gönderdiğimiz bir Abdullah geldi. Maraş’tan, Burma’ya gönderdiğimiz bir Abdullah…

    Abdullah, yedi sene önce dilini, dinini, havasını, suyunu bilmediği bu Budist diyarına gittiğini söyledi. Tek başına… Şimdi orada bir kolej yükseliyormuş Hacı Ağabey.

    ‘Yalnızlığınızdan, yapayalnızlığınızdan bir kolej nasıl yükseldi?’ diye sordum. ‘Allah’ dedi, mihnetle titreyen dudakları… Allah… Bir kutlunun gözyaşlarını coğrafyalarda filizlendiren Allah…

    Ve devam etti, bizi büyüleyen, uzak diyarlardan gelen Abdullah: “Burma’ya gittiğimde, on beş gün boyunca bir otel odasında âdeta mahpus kaldım. Ne yapayım deyip duruyordum kendime. Sonra tıraş olur, berberle; alış-veriş yapar, bakkalla; et alır, kasapla dost olurum; ama önce -varsa- kardeş ülkelerin konsolosluklarıyla irtibata geçeyim dedim. Zira Burma’da bizim konsolosluğumuz yok. Ülkemiz adına yalnızız orada. Zaten bütün dünyadan ancak on yedi ülke konsolosluk açmış. İlk olarak gittiğim Pakistan Konsolosluğu’nda bir buçuk saat bekletildikten sonra kabul edildim. Konsolosa Türkiye’den geldiğimi, kıtalararası bir eğitim seferberliği başlattığımızı, bu niyetle burada bulunduğumu anlattım. Konsolosun gözleri bir-den parladı. Ayağa fırlayarak yanıma geldi, kırk yıllık dost hasretiyle bana sarıldı; ardından, ‘Bizim Hacı Kemâl’i bilir misiniz?’ dedi. ‘Ben Tacikistan’da çalışırken onunla tanıştım.’ Bana bazı porselen tabaklar göstererek: ‘Bu tabakları bana Hacı Kemâl Kütahya’dan getirip hediye etti.’ dedikten sonra, beni arabasına bindirerek orada pek çok insanla tanıştırdı ve bana referans oldu. Böylece yalnızlığımızın hüzün tomurcuğundan Burma’daki kolej fışkırdı.”

    Kütahya’dan götürdüğün porselenler, fethettiğin bir kalpten; Burma’nın fakir coğrafyasına bir kolej olarak yansıdı Pakistanlıların Hacı Kemâl’i.

    Siz beni tanımıyorsunuz, doğrusu ben de sizi yeterince tanımıyorum. Ama gönlüm size karşı sevgiyle dopdolu. Babamın vefatından sonra ona hiç ağlayamadım. Fakat şu an sizin için ağlıyorum, gönlümün Hacı Kemal’i.

    Seksen arkadaşını Bizans İmparatoru’ndan kurtaran Abdullah bin Huzafe’yi, Medine’de karşılayan Hz. Ömer’in, yanındakilere: “Şimdi hepiniz kalkacak Abdullah’ın başını öpeceksiniz, zira o baş, seksen arkadaşımızın kurtulmasına vesile oldu.” dediği gibi; inanıyorum ki siz de buradan göçtüğünüzde, Ömer’i, Hz. Ömer yapan Gönüller Sultanı; yanına Ebu Bekirlerini, Ömerlerini, Osmanlarını, Alilerini alarak, sizi karşılamış ve şöyle demiştir: Şimdi hepiniz kalkacak Hacı Kemâl’imi alnından öpeceksiniz. Zira o baş, yüzlerce insanın ebedî hayatının kurtulmasına vesile oldu.

    Saatler, bahar havasını yaşadığım bu şubat gecesinin ikisini vuruyor. Bugün, Sevgililer Günü… İnsanlar gönüllerine sevgili yaptıklarına bugün ne verecekler bilemiyorum. Ben yalnızca bir Fatiha’yla beraber, birkaç damla gözyaşıyla yazdığım bu iki satırlık mektubu buutlar arası bir sevgi “Sızıntı”sına katacağım. Okursunuz değil mi, Hacı Ağabey?

  9. abc said

    Gerçek Bir Küheylan: “Hacı Ata”

    Bilmem ki sana nasıl hitap etmeli! Sana bir küheylan mı desem, bir üveyik mi, adanmış bir gönül eri mi desem… Bilemiyorum. Çünkü, bütün güzel vasıfları gerçekten hak ediyorsun. Hatta belki de fazlasını. Zira Hocamız Senin için, “Eğer Asr-ı saadet’te gelseydi, Allah Resûlü (Aleyhisselâm) çihâr-ı yâr-ı güzînin yanında bir beşinci olarak onu da yanına alırlardı” buyuruyor. Bilmem ki seni, bundan daha güzel tarif edecek başka bir cümle olur mu! İşte Sen busun Hacı Abi.

    Vefatından sonra görülen rüyalar, senin Allah Resûlü’nün (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanında yüce bir makama ulaştığına dair bize ipuçları veriyor. Zira, bazı rüyalarda Efendiler Efendisi’nin yanında villa satın aldığın, ona komşu olduğun hakikati ortaya çıkıyor ki, “yakışır sana Hacı Abi” diyoruz.

    Hacı Kemâl Erimez, yaşanmaz bir hayat bırakan ve unutulması imkansız bir kahramandır. Fedâkârlık denince öncelikle akla o gelir. Gönüllüler hareketinin içinde onun çok saygın bir yeri vardır. Cihan durdukça hep hatırlanacak ve hayırla yâd edilecektir. O, bir davanın gönül erliğini yapmış, bir mum gibi erimiş, binlerce çiçeği yanık bağrında yeşertmiştir. O bir neslin inşasında, altın neslin yetiştirilmesinde ömrünü fedâkârca harcamış bir babayiğittir. O büyük bir fedâkârlık örneği göstererek, hayatını, malını mülkünü bir bir bitirmiş, sadece hizmeti yaşamıştır.

    O, bir devirde yapılması gereken neyse, tamamiyle onu yapmıştır. Laf insanı olmamıştır. Hizmet demiş ve hizmet insanı olmanın ufkunu göstermiştir. Şayet şu benim, kendisi hakkında yapmaya çalıştığım karalamaları görseydi, “Bırakın keçeliler benden filan bahsetmeyi, böyle şeylerle boş yere uğraşmayın, hadi bakim hizmetinize bakın” diye herhalde bizi bir güzel fırçalardı, belki de döverdi. Zira o tamamiyle aksiyon ve hizmet insanıydı.

    Turgut Özal’a atfen bir cümle var. Rahmetli Özal, bir Van gezisinde, Serhat Kolejine bir Pazar günü âni bir ziyaret yapar ve orada etrafındaki gazeteci ve korumalarına “Hele bunların bir Hacı Kemalleri var. Hele siz bir onu görseniz. Eğer onun gibi beş adam benim yanımda olsaydı, dünyayı parmağımın ucunda çevirirdim alimallah” der. Rahmetli Özal, eski dostunun önemini iyi kavramış bir insandır. Ancak ne var ki Hacı Kemal, bir zamanlar koştuğu siyasi kulvarı, hayatının gayesi adına yeterli görmemiş, ömrünü, bir hizmet insanının ardında bir altın nefsin inşasında harcamıştır ki, onun gibi yüce bir ruhun yapabileceği en doğru iş de budur. Bunun isabetli olduğunu, zaman çok güzel isbat etmiştir. Zaten Hacı Kemâl, bir dönem siyaseti sadece hizmet için düşünmüştür. Onun ne makama, ne paraya ihtiyacı yoktu. Her şey fazlasıyla kendisinde vardı. O, bu fani şeyleri kullanarak bekâyı kazanmak için çırpınıyordu.

    Hacı Kemal denince hep çırpınan bir üveyik aklıma gelir. Ya da kan ter içinde koşan bir küheylan. Kıpır kıpır bir hizmet insanını hatırlarım hep. İç dünyasında, yalnız zamanlarında Allahla başbaşa, hep irtibatlı, hep gözyaşı döken bir gönül insanı. Ancak dışarıda, insanlar arasında hep plan proje üreten, hep birşeyler yapan, aksiyoner bir ruh. Bitip tükenme bilmeyen bir azim. Hep ufukları kollayan bir hizmet insanı.

    Hacı Kemal Abi, Allah’ın kendisine bir imtihan amacıyla yüklediği şahsi mirasını onun yolunda harcayan bir babayiğittir. Onun hayatını inceleyince, tamamiyle tevafuklar haritasını görebilirsiniz. İstanbullu bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Şamlıdır. Çünkü jandarma kumandanı olan babası, Şam’da görevdeyken evlenir. Annesi Arap asıllıdır. Hacı Abi ise, Havaza’da doğar. İstanbul kültürüyle yetişir. Kendi tabiriyle bir kolejlidir. Gençlik yıllarına kadar istanbul’da kalacaktır artık. Babasının yakın dostu Hasan Kâmil Erimez’in çocuğu olmamaktadır. Hacı Abi, bunlarla içli-dışlı büyür. Babası ölünce de onların himayesine girer. Yusuf Kemâl’i kendi üzerine kaydettirir bu aile. Soyadını bu aileden alır. Bu aile dostları olan aile İncirliovalı’dır, zengindirler. Böylece varlıklı bir yaşantının ilk dönemi başlar.

    Gençlik yıllarında hep bir arayış içindedir Hacı Kemal. Ellili yıllarda, o zamanki ünlü hocaların vaazlarıyla yavaş yavaş mânâ alemine yelken açmaya başlar. Konyalı Tahir Büyükkörükçü hoca bunlardan en önemlisi sayılabilir. 56 yılında evliliğinden sonra daha da hayır işlerine sarılır. Ellili yıllarda Adnan Menderesle teşrîk-i mesai kurar. DP’nin Ege Bölgesi koordinatörü gibidir. Köy köy dolaşır, paralarını siyasi çalışmalara akıtır, açıkçası. Menderes İncirliova’ya gelince mutlaka ona uğrar. O da onun için sığırlar, develer keser.

    Ardından Demirelli yıllar gelir. Onunla da yakınlığı çoktur. Onun yanına randevusuz girip çıkabilen birkaç insandan biridir. Yetmişli yıllarda Özalla da yakın bir dostluğu vardır. Ancak bunu siyasi anlamda kullanmamış, hizmetlerine bir köprü maksadıyla ilgilenmiştir. Hatta Özalla ilgili hoş bir hatırası vardır. Özal rahmetli bir Ege Bölgesi seçim çalışmasındadır. Köy köy dolaşırlar. Yanında Hacı Abi de vardır. Bir köyde, Özal başlar fabrika bacasından, ağır sanayiden filan bahsetmeye. Tabii millet de esnemeye başlar. Bunu sezen Hacı Abi, rahmetlinin paçasını çeker, “zeytine gel zeytine sayın Özal” diye onu uyarır. Çünkü oranın sakinleri sadece zeytinden anlamakta ve onunla alakalı vaatler dinlemek istemektedirler.

    Tabi hayatındaki esas değişiklik, 65-66’lı yıllarda Hocaefendiyle olur. İzmir’de bir camide abdest almaktadır Hacı Abi. Birden kulağına bir ses gelir. Takunyalarla sesin geldiği camiye doğru koşar. Ve bir daha da bu ızdırap yüklü sesten asla ayrılmaz. Sesin sahibi, o gün bugündür aynı destanı dillendirmektedir. Bu zat, Muhterem F. Gülen Hocaefendi’dir. Artık bulması gerekeni bulmuş; nehir, deryaya kavuşmuştur. Hacı Abi’nin ruhundaki o bitip tükenmez hizmet aşkını doldurabilecek yegane liman burasıdır artık. Sonunda nehir, çağlayana dönüşecektir.

    Artık bu çağlayana İncirliova yetmez, Aydın’a taşar, orası da yetmez, İzmir’e uçar, orası da kifâyet etmez, İstanbul’da sonsuzluğa yelken açar. İstanbul’dan da Türkiye’ye. Hacı Abi’nin hizmet aşkı dur durak bilmemektedir. O da yetmez, gün gelir kapılar açılır, Hacı Kemal Abi, Orta Asya’ya, Tacikistan’a demir atar. Oradan ötelere yürüyünceye kadar artık o bir hicret eridir.

    İstanbul’daki önemli simaların çoğunu hizmetle tanıştıran odur. Çok emek harcamıştır. Çok dua etmiştir. Çok ceket tutmuş, havlu kaldırmış, ayakkabılar çevirmiş ve insanlarla hizmetin arasındaki engelleri kaldırmaya özen göstermiştir. O himmetini hep âli tutmuş, insanların da bu konuda himmetlerini hep âli tutmalarını onlara öğretmiştir. Gideceği kapılara gitmezden evvel, birkaç hafta teheccütlerde hep dua dua yalvarmıştır. Ve gittiği kapılardan genelde fazlasıyla dolu dönmüştür. Kimse o itibarlı ve dertli adamı kırmak istememiştir. Hepsi de sonraları ona çok hayır dua etmişlerdir. Çünkü Hacı Abi, himmet noktasında hep zirveleri kollamıştır ve başkalarına da bunu öğretmiştir.

    İzmir hayatından itibaren hep kirada yaşamıştır Hacı Abi. Kirada yaşamış ve ötelere kiralık bir evde gitmiştir. Onlar böyle bir hayatı bize göstermeselerdi, biz nereden bilecektik sahabe-nümûn bir hayatın bu devirde de yaşanabileceğini. Biz nereden bilecektik, işte dünyaya ancak bu kadar önem verileceğini. Biz nereden bilecektik, hizmetin herşeyin üzerinde bir yere sahip olduğunu. İşte Hacı Abi ve benzerleri böyle bir hayatla, bize ve gelecek nesillere en güzel örneği göstermişlerdir.

    Onun hakkında söylenecek ve aktarılacak çok şey var. Bunları bir başka zamana bırakalım. Ancak bir teşekkürüm var. 2007’de Kaynak Yayınları’nda, Muhittin Küçük imzalı, Adanmış Bir Gönül İnsanı Hacı Ata, isimli bir kitap çıktı. Beşyüz küsur sayfalık bu kitap, Hacı Abiyi bize bütün yönleriyle tanıtıyor. Emeği geçenlere çok teşekkür ediyorum, Rabbim hepsinden razı olsun. Bu kitabın arada kaynamaması gerekiyor. Çünkü bir hizmet insanının şahsında bize çok şeyler anlatıyor. Mutlaka okunmalı. Hararetle tavsiye ediyorum. Bir kadirşinaslık eseridir bu kitap. Hacı Abi için duyulan bir boşluğu çok iyi doldurmuştur. Rahat bir şekilde okuyabileceğimiz hoş bir anlatımla hazırlanmış, bizzat şahitlerinin dillerinden aktarılmıştır olaylar. Yazıyı bitirirken, Hacı Abinin bereketli hayatından, işte bu kitaptan birkaç kesit de sunmak istiyorum. Anekdotlar, bilhassa bugünlerde içinde bulunduğumuz mevsimle alâkalıdır. (Anekdotları, biraz sadeleştirerek alıntılıyorum.)

    Hacı Abiyle İlgili Birkaç Anekdot

    Kızı Sabiha’nın Vefatı: Hacı Abinin, Şifa Hastanesi başhekimi Mahmut Akdoğan’la evli olan kızı, böbrek hastasıdır ve birkaç yıldır da diyalize bağlı yaşamaktadır. 1995’te acı haber Tacikistan’a ulaşır. Apar topar İzmir’e gelir. İzmir İlâhiyat Camii’nin bahçesinde taziyeleri kabul eder Hacı Abi. Cenaze çok kalabalıktır. Cenazeye, kendi memleketi İncirliova’dan sevenleri de gelmiştir. Hacı Abinin de katkılarıyla inşaatını tamamladıkları yurt binasının tefrişatını yapmaya çalıştıkları bir sırada, çok sevdikleri Hacı Abilerinin biricik kızının acı haberini alır ve hemen cenazeye koşarlar İncirliovalı esnaflar. Onlardan biri anlatıyor: “Biz camiye geldiğimizde, cenaze musallaya konmuş. Kalabalık toplanmış. Taziyelerini sunuyorlardı gelenler, Hacı Abiye. Biz de aynısını yaptık ve bir kenara çekildik. Bir ara Hacı Abi benim kolumdan tutup beni bir kenara çekti. Arkadaşlar da yanımızdaydı. Yeni yapılan yurdun bir ihtiyacının olup olmadığını sordu. Kısaca yurdun durumu hakkında bilgi verdim. İnşaallah bitiririz, ancak taban halısı ve çekyat ihtiyacımız var, dedim. Kaç metrekare halı ve kaç çekyat lâzım, dedi. Biz de 600 metrekare halı, 20 çekyat, dedik. Bunların âcil olduğunu söyledik. Hacı abi hemen yanındaki arkadaşına not ettirdi. Kısa bir sürede, ihtiyaçlarımızın hepsi yurda geldi. Hacı Abinin biricik kızı, ciğerparesi musallada, o ise İncirliova’daki yurdun-hizmetin ihtiyaçlarıyla meşgul oluyor. Hacı Abi için, hizmet herşeyin önündeydi.”

    On Gündür Yatırmadı: (Muzaffer Ecevit anlatıyor.) 84-85 yıllarıydı. Hocaefendi ve Hacı Abi üç-beş kişiyle Erzurum’a gelmiştir. 15 günlük yoğun bir proğram hazırlanmış Erzurum’da. Gün boyu ziyaretler oluyor, akşamları da sohbetler var. Geceleri de Salih abinin evinde kalıyorlar. Tam on gün geçmişti. 11. günü Hacı Abiyle başbaşa kaldık. Yorgundu. Bana dedi ki: “Muzafferim! On gündür hiç uyumadık. Her gece yataklar seriliyor, ‘Hocaefendi, bugün çok yoruldunuz, biraz istirahat edin bakalım’ diyor, sonra yatağın kenarına oturuyor, ‘Hacı Abi, falan şehirdeki yurdu bir arasan, ranzaları gelmiş mi acaba; filan şehirdeki okulu arasan, kömürleri gelmiş mi acaba; falancayı arasan, yurt inşaatının demirlerini halledebilmişler mi acaba… şurayı ara, burayı ara derken haydii sabah namazı giriyor. Serilen yataklar, açılan yorganlar hiç yatılmadan tekrar toparlanıyor. On gündür ne kendisi uyudu ne de bizi uyuttu mübarek!”

    Hacı Abi’nin Kızını Evlendirmesi: (Muzaffer Ecevit devam ediyor) Biraz durdu, derin bir nefes aldı ve sonra dedi ki: “Biz, Hocaefendiyle şu il senin, bu il benim hep geziyoruz böyle. Arada bir İzmir’e de uğruyoruz. İzmir’deyken fırsat bulursam evime de uğruyorum. Evde bulunduğum nadir zamanlardan biriydi. Çok yakın bir arkdaşım telefon etti. Müsaitseniz, akşam evinize gelicez, dedi. Aklımdan hizmetle ilgili bir mesele vardır galiba dedim, herhalde hizmet meseleleri konuşacağız dedim ve buyur ettim onları. Geldiler akşam. Çay içiyoruz. Osman Kara, evliliğin faziletinden, sünnet oluşundan felan bahsetmeye başladı. Ardından da Allah’ın izni, Peygamberin kavli… ile kızınızı Dr. Mahmut’a istiyoruz, demesin mi! Ben şoke oldum tabii. Düşündüm kaldım, benim gelinlik kızım mı vardı ki! Beş altı yıl önce, babasını evde bulursa, dizime oturan bir kız çocuğum vardı, ne zaman büyüdü, ne zaman gelinlik çağa geldi, anlayamadım doğrusu! Bir o yana bir bu yana koşturmaktan kızımın nasıl büyüdüğünü anlayamadım. Bir de baktım ki kocaman kız olmuş!” Neticede 77’de sade bir düğünle kızı evlenir. Kızı gelinliklerle evden ayrılırken Hacı Abi gözyaşlarını tutamaz. “Babacığım, hakkını helal et” der ve elini öper kızı. “Benim hakkım yok, esas siz hakkınızı helal edin” der ve yine ağlar Hacı Kemal.

    Biz Öksüz Gibi Büyüdük: (Oğlu Celâl anlatıyor): Babamızı hiç görmedik, öksüz büyüdük desem yeridir. Oturup beraber kahvaltı yaptığımız, akşam yemeği yediğimiz çok nadirdir. Zaten kendisi, “otuz yıllık evliyim ama sekiz sene karımla birlikte olmamışımdır” derdi. Çantası elinde, köşe bucak hizmet için dolaşır, koşardı. “Baba biraz bizle de ilgilensen” derdim. İman hizmeti, şahsî farzların üzerinde, derdi ve hep koşardı. Ortada yapılacak bir hizmet varsa, bizim okulumuzla/işimizle/ticaretimizle asla ilgilenmezdi. 71’de, biz İHL’de iken, bizden çok hizmetteki çocuklarla ilgilenirdi. Bununla beraber, bizi maddi yönden hiç ihmal etmedi. Onu çok göremedik ama bizi muhtaç etmedi kimseye. İşimizi kurdu ve hayata atılmamıza yardımcı oldu. Babamın en büyük özelliği evde çok az bulunmasıydı. Evde boş şeyler konuşmazdı. Babamı biz on bir ayın belki bir ayı ancak görüyorduk. Bundan rahatsız olmuyorduk; çünkü yaptığı ulvî işin farkındaydık.

    Himmeti Milletiydi: (Rahmetli Yaşar Tunagür anlatıyor): Hacı Kemal sık sık bize gelirdi. Yine birgün geldi. Burs istiyordu. Peki verelim ama, oğlum Mehmet’e bir sorayım, dedim. Oğlana sordum. Oğlum, “ben ona verdim” dedi. Ne verdin, dedim. 320 burs. Nasıl verdin oğlum! “Şirketteki bütün çek ve senetlerin hepsini teslim ettim baba” dedi. Onun himmeti milletiydi, çok âliydi.

    Cennette Ufak Bir Yer mi İstersin? (Ali Katırcıoğlu anlatıyor): Bir keresinde bana geldi, yahu hacı, sende çok arazi varmış, bize yurt yeri lâzım. Vermelisin! dedi. Aldım onu Ümraniye’ye götürdüm. 12,5 dönümlük yerim vardı. Ama Hacı Abi daha büyük bir yer istiyordu. 20/25 dönümlük filan. Ben 12.5 dönümlük yerde ısrar ettim. Sen, dedi, cennette böyle ufak bir yer mi istiyorsun, yoksa büyük bir yer mi? Gerçi o zaman bu 12.5 dönümlük yeri kabul ettirdim zorla. O sırada İzmir’de maddi sıkıntı varmış. Orayı satıp İzmir’e gönderdik parasını. Bize çok yol gösterdi rahmetli. Allah razı olsun ondan.

    Üç Cebi Vardı: (Özcan Hasyiğit anlatıyor): Hizmet paraları hususunda çok titizdi. Şahsî şeyleriyle asla karıştırmazdı. Üç cebi vardı. Sağ cebindeki, kendine ait özel parasıydı. Sol cebinde ve ceketinin iç cebinde de hizmet paraları vardı. Sağ cebinin dışındakilerden kendi namına harcadığını asla görmedik. Kendisi adına çok onurluydu. Kimseden asla şahsı adına birşey isteyemezdi. Ama hizmet söz konusu olunca, ciğerlerini sökerdi adamın.

    Âbidler Yolu: Hacı abinin uzun zamandır ilgilendiği cömert biri vardır. Hacı Abiyi asla boş çevirmezdi. Ama biraz mesafeliydi hizmetlere karşı. Yaşı kendinden küçük bir arkadaşımıza, gel seninle birisine gidelim, der. Giderler. Bir tatil günüdür. Bakarlar ki denize nâzır bahçeli evinde uzanmış İmam-ı Gazzali’nin Âbidler Yolu isimli eserini okumaktadır ev sahibi zat. Hacı Kemal abi içeri girer ve başlar bağırıp çağırmaya: “Yat hacı yat, milletin çocuğu dinsiz imansız ne idüğü belürsüz yerlerde mahvolsun, perişan olsun, sen burada yalıda yat bakalım! Bakalım hesabını ötede nasıl vereceksin…!” Tabi olup biteni gören Hacı Kemal abinin yanında giden arkadaşı telaştadır. İçinden, bu adam bizi şimdi evinden kovacak, birazdan kapı önüne bırakacak, diye endişelenir. Ancak, ev sahibi gayet mülâyemet ve samimiyetle, “gel hele hacım, hele gel şöyle bir otur, hem siz bizi neye çağırdınız da gelmedik. Ne dediniz de yapmadık. Şöyle hele bir buyur, bakalım. Neden kızıyorsun. Senin hangi emrine muhalefet ettik ki!” filan diye karşılık vermeye başladı. Sonuçta Hacı Abi alacağını almıştır bu zattan. Oradan ayrılırken ben, Hacı Abi sen ne yaptın orada öyle, nasıl bağırıyordun, az daha ev sahibi bizi kovacak diye ödüm patladı vallahi, deyince, Hacı Abi: “Sen hiç merak etme, o bizi asla kovamaz. Çünkü ben, on beş gecedir teheccütlerimde onun için dua ediyorum. Dua etmeden gidersen, senin dediğin gibi olur. Ama Allah davasına hizmet etmesi için, kaç gecedir onun kalbinin yumuşaması için yakarıyorum!” der ve işin sırrının bir parçasını öğretir.

    On Yıl Ayakkabısını Çevirdim: (Hayati Kalaycı anlatıyor): Birgün bana, ben birisini kazanmak için on sene ayakkabısını çevirdim, diye anlatmıştı. Sürekli onun gittiği camiye gidiyor. Onun sevip değer verdiği hocayla diyalog kuruyor. Önce kendini ona kabul ettiriyor. Onun gönlünü kazanıyor. Ondan sonra camiden çıkarken ilgilendiği zatın ayakkabısını alıyor, kapının önüne koyuyor ve ondan sonra o kişi ile bir diyalog içine giriyor ve bu samimi gayretleri Hacı Kemal’i, o zatın aile meclisine girebilecek derecede bir yakınlığa kadar götürüyor.

    Beni Boş Çevirme: (Uğur Özdaş anlatıyor): Esnaflardan çok rahat himmet alıyordu. İşin hakkını veriyordu, çok çalışıyordu bu konuda. Zahirî sebepler tamamdı yani. Bazen gittiklerine sitem ediyordu ama servet kabul edilecek kadar bir himmet alıyordu sonuçta. Bunun sırrını çözmek için çok uğraştım. Bir defasında gece saat 2/3. Ben yan odadayım. Hacı Abinin odasından bir ağlama sesi geldi, bir ağlama sesi ki, sormayın. Anlam veremedim önce. Sonra dayanamadım gittim kapıyı açtım, baktım Hacı Abi kendinden geçmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Sakalları ıslanmış. “Allahım beni boş çevirme, beni o insanların yanında mahcup etme” diye yakarıyordu. Demek ki sadece zahirî sebepler değildi yaptığı. Tek taraflı düşünmüyordu. İşin manevî hazırlığını da yapıyordu yani. Planlı bir insandı. Gerçi yazıya dökmezdi bunu ama çok zeki olduğu için işi zihninde planlardı. Öyle gelişigüzel yerde ve zamanda istemezdi. Der di ki: “Ben falanca zatı tanıyabilmek için üçbuçuk yılımı verdim. Peşinde dolaştım. Camide paltosunu tuttum. Ayakkabısını çevirdim. Taksisinin kapısını açtım. Neyi sever, kimlerle münasebeti vardır, karakteri ve mizacı nedir, aile yapısı nasıldır, bütün bunları incelerdim.” İşte böylece o, ilgilendiği hususlarda ilmî çalışıyordu, çok düzenliydi yani. Hem zihnî bir mesaî harcıyor, hem de manevî iklimi hazırlıyordu.

    Mart 1997: Hastaneye kaldırılmasından birgün öncedir. Tacikistan Şelale Eğitim Kurumları yetkilisi Zeki Pektaş’ın telefonu çalar gece yarısı, acı acı. Uyku uyanık telaş içinde telefonu kaldırır Tacikistan’dan. Telefonda Hacı Abi vardır: Bakandan, başbakan yardımcısından, bize yardımcı olan kimselerden, okul müdürlerinden… birçok kişinin durumundan sorar. Şunları şöyle edin, bunları böyle edin, tekrar geleceğim filan der. “Tam yirmi dakika telefonda talimat verdi, tembihlerde bulundu. Ben de neden bunları soruyor ki, başka daha önemli meselelerimiz var şimdi, diye düşünüyordum. O gece herşeyi söyledi, diyeceklerini dedi. Meğersem sabahleyin bir işittik ki hastaneye kaldırılmış Hacı Abi. Ertesi gün de sabah saat yedide ötelere uçmuş.”

    Şehabettin Varol (İncirliova, Çarşı Camii İmamı): Ramazan’ın sonlarına doğru bir gece rüyamda Medine’ye gitmişim. Yeşil Kubbe’ye yakın büyükçe iki ev gördüm. Bakî Mezarlığı tarafında. Büyükçe marullar vardı, kopardım yedim. Evlerin küçüğü İncirliova’da Risale-i nûr talebesi Necati Tamer vardı, onunmuş. Büyüğü de Hacı Abi’ninmiş. İkisini de ziyaret ettim. Kemal Abi’nin bahçesinde büyük asırlık ağaçlar vardı. Hacı Abi, evi kaça aldınız, dedim. Necati Bey, beş milyara, Hacı Abi de onbeş milyara almış. Burada da evimizin olduğuna çok sevindim. Uyandım, evlerin şekilleri hiç zihnimden gitmiyor. İkinci gece yine benzer rüya gördüm. Sahura kalkmışız ailece, rüyamda. Kapının zili çaldı. Baktım Allah Resûlü (Aleyhisselâm) kapıda, içeriye teşrif ediyor, bana selâm veriyor. Aldım selamını. Müşriklerden rahatsız oldum da senin evini emin buldum, onun için geldim, buyurdu. Epey zaman evvel Hocamız ve Hacı Kemâl abi de buraya gelmişlerdi. Aynı onların oturduğu yere Efendimiz Aleyhisselâm oturdular. Allah Resûlüyle yöresel kesik ve kese yoğurdu yedik. Sofrada, Ya Resûlallah, dün de Medine’deydim. Bizim Necati Beyle Kemal Abiler size komşu olmuşlar, yakınınızda ev almışlar dedim. Tasdikledi, evet öyle yaptılar, ev satın aldılar yakınımdan, komşu oldular bana, buyurdu. Bir de baktım ki, Efendimizi (Aleyhisselâm) öperken uyandım. Çünkü öpmeye izin vermişti. Tadı hala dudaklarımdadır.

    Küheylanın Namazı: (Ahmet Börekçi anlatıyor): Genelde namazlarımızı cemaatle kılardık. Şaban adında bir hafızımız vardı. Hacı Abi, çağır hafızı da beraber namaz kılalım, derdi. Namaza dururken öyle içinden ve derinden bir “Allahuekber” deyişi vardı ki ilk defa onda görmüştüm böyle bir huşuyu. Namaza başlayınca da inleyerek ağlardı. Yakınında namaz kılamazdım. Ağlama sesinden duramazdım yani. Hatta korkardım, ne oluyor filan diye. Sonra ta arkaya gider orada kılardım. Cemaatle kılınan her namazda böyleydi o. Onun kulluktaki derinliğini, namaz kılışına bakarak görmek mümkündür. Namaz hususunda o kadar hassastır ki ölesiye yorgun ve hasta olduğu dönemlerde bile oturarak namaz kılmazdı. Birinin alelacele namaz kıldığını görse, hemen ikaz eder ve ona namazını tekrar kılmasını söylerdi. Namaza durduğu anda dünyadan tamamen sıyrılır, farklı bir boyuta geçer ve adeta müşahhas bir namaz ve kulluk âbidesi kesilirdi. Cemaatle namaz hususunda çok hassastı. Vakit girer girmez, her nerede olunursa olunsun hemen kılınmasını isterdi.

    Söz Sultanı’nın Sözleriyle Bitirelim:

    “Civanmertlik mevzuunda Devr-i risalet-penahi’de olsaydı, Allah Resulü, o dört büyüğün yanında bir beşinci diye ona da bir yer verirdi… O, bir tane vefat etti gitti. İnşallah bir tohum gibi toprağın bağrına düşmüştür. Bir sümbül, bir başak hatayatını netice verecektir. Bir ölmüştür, inşallah yirmi dirilecektir. Onun koştuğu saha da boş kalmayacaktır. Tacikistanlara, Kızgızistanlara, Kazakistanlara… başkaları gidecek, başkaları gözyaşlarıyla aşklarını, heyecanlarını mûsikileştirecek, şiirleştirecek; BU MİLLETİN HACI KEMÂL’DEN BEKLEDİĞİ ŞEYLERİ ONLAR İFA EDECEKLERDİR. Bir taraftan hep inkisarını yaşıyorum. Diğer taraftan da Rabbime olan ümidim ve itimadım tamdır. O, bir yerde boşluk meydana getirse, orayı doldurma gücü ve kuvveti de onda vardır. O herşeye kadirdir. Bu mevzuda da boşluğu dolduracak olan odur, ümidini taşıyorum. Allah, ona mağfiret ve merhamet buyursun. Onun aşkı, heyecanı ölçüsünde bizelere de aşk ve heyecan vererek bu milletin geleceğine hizmetle bizi serfiraz kılsın.

  10. adilunal64 said

    Mekanınız cennet olsun hacı abi, Allah nur içinde yatırsın.

  11. HacıAta said

    Orta Asya’da yaptığı eğitim hizmetleriyle gönüllerde taht kuran Hacı Yusuf Kemal Erimez namı diğer ‘Hacı Ata’, ölümünün 13. yıldönümünde unutulmadı.

    Yurtiçi ve yurtdışında binlerce öğrencinin yetişmesine vesile olan eğitim gönüllüsü, Topkapı’daki mezarı başında anıldı. 13 Mart 1997’de vefat eden Erimez, Türkiye’de Fatih Koleji’nin kurulmasına öncülük etmiş, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kazakistan’ın da aralarında bulunduğu birçok Orta Asya ülkesinde onlarca okulun açılmasına vesile olmuştu.

    ‘Okul adam’ olarak zihinlere yerleşen Erimez’i yâd etmek için sabahın erken saatlerinden itibaren Topkapı’daki mezarı başına gelen sevenleri, Erimez için gözyaşı döküp dua etti. Fatih Koleji mezunlarının Anıt Mezar Camii’nde organize ettiği programda ‘Hacı Ata’ için Kur’an-ı Kerim ve mevlid-i şerif okundu. İyi bir eğitim alarak ülkelerine ve Türk dünyasına katkı sağlamaları için çabaladığı Tacik öğrenciler de ‘Hacı Ata’larını unutmadı. Dostları ve oğulları, hayatının 30 yılını eğitime adayan Erimez’i anlatırken gözyaşlarına hakim olamadı. Hacı Ata’nın büyük oğlu Kamil Erimez, babasız geçen 13 yılın çok zor olduğunu, hayatının bir yanının hep eksik kaldığını söyledi. Babasının fedakârlığı ve samimiyeti ile insanların gönüllerine girdiğini belirten Erimez, onun bir vefa insanı olduğunu vurguladı. 7. Türkçe Olimpiyatlarında babası adına aldığı ‘vefa ödülünü’ ömrü boyunca gururla taşıyacağını ifade etti.

    Kamil Erimez, “Rahmetli babamın ulvi bir hedefi vardı, hayatı boyunca Allah’ın rızasını aradı. Bütün amacı buydu. Biz hayatımızı babasız geçirdik diyebiliriz. Kendini o derece bu işe vakfetmişti.” dedi. Ondan hal dili ile terbiye aldıklarına dikkat çekerek, “Hizmet yaparken bütün maddi varlığını vakfetti. Evini de sattı. O varlıklı insan vefat edene kadar kiralık bir dairede kaldı. Belki bize maddi olarak bir şey bırakmadı ama manevi değeri çok +büyük miraslar bıraktı. Ektiği tohumların yeşerdiğini görünce çok mutlu oluyorum ve babamla gurur duyuyorum.” diye konuştu. Babası ile unutamadığı bir anısını ise şöyle anlattı: “Babam bütün varlığını sattı, geçimimizi sağlamak için sadece bir zeytinlik bıraktı. Babamla zeytinleri toplayıp bir yere biriktirdik. Zeytinlere ham haliyle alıcı çıktı. Babam fiyatta anlaşarak zeytinleri sattı. Alıcılar daha sonra gelerek ‘Hacı abi biz zarar ettik. Senin zeytinlerinden yağ çıkmadı’ dediler. Babam da zararlarını sorarak paralarını geri verdi, zararlarını da karşıladı. Bir zaman sonra alıcıların zeytini sıktırmadıklarını, yalan söylediklerini öğrenince babam hemen avuçlarını açarak ‘Allah’ım ben hakkımı helal ediyorum. Onlar bilmiyorlar, bilseler yapmazlardı. Onları bağışla.’ diye onlar için dua etti.”

    Merhum’un İzmir’de yaşayan büyük oğlu Celal Erimez, babasıyla 40 yılda 40 akşam yemeğinde bir araya gelmediğini ifade etti. Bu durumun şikayet olarak algılanmaması gerektiğinin altını çizen Erimez, tam tersi kendisi için bir onur ve övünç kaynağı olduğunu vurguladı. Hacı Ata’nın arkadaşlarından Ertuğrul Çulhacı, onun Tacikistan’ı savaş döneminde dahi terk etmediğini ve okulların başında durduğunu aktardı. Yakın arkadaşı Fazlı Yüce ise bir anısını anlattı: “Bir ziyaretimde, ayak parmaklarını yakmıştı ve bu sebeple Başkurdistan’a gidemediği için gözyaşları döktüğünü gördüm.”

  12. naime said

    ben türkçe olimpiyatlarını izlerken orada 1.olan bir çocuk gördüm ismi shohruh yunusov çok parlak bir sesi vardı ve hacı atanın selamını iletti . hacı atayı o kadar seviyorumki ordaki çocuğun hacı atanın torunu olduğunu duyunca ne güzel bir nesil diye düşündüm biliyorumki çook değere sahip bir torun yetiştirmiş gerçekten inanıyorumki ordaki çocuk yüksek bir makama gelecek zaten ben tacikistan kanibadama geleceğim oraları gezip hacı atanın yaptırdığı okulları ziyaret edeceğim mekanı cennet olsun.

  13. Süvari said

    Hacı Abi,
    Senin hatıranı andık, bizlere bir kere daha aşk şevk geldi. İnşallah bizler de bu ufukta maldan, candan vazgeçeriz. Dünya nedir ki muvakkat zaman nasıl olsa gelip geçecek.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 52.335 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: