Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

Ezan ve Milletimiz…

Posted by HacıAta 01 Ekim 2009

Ezan, Şeairdendir
Ezan, ne Arab’ındır ne de Acem’in. Ne Türk’ündür ne de bir başka âlemin. O, bütün hamd ve övgülerin sadece kendisine ait olduğu, alemlerin Rabb’i Yüce Allah’ın, sadık bir rüya ile kullarına ikram ettiği ilahî armağandır. Onun kulları olarak yaratılan bütün insanlığa ve kainata Hakk’ın büyüklüğünü, hakikatın üstünlüğünü ilandır. Kainata bir fermandır. Bu itibarla ezan, bir kavmin veya herhangi bir ırkın değil İslâm’ın şeairindendir. Şeair, şiar kelimesinin çoğuludur. Şiar, iz, belirti, işaret, nişan, alamet, ayırt edici iyi adet manalarına gelmektedir. Kur’ân’da şeaire saygının takvadan kaynaklandığı ve yine takvayı beslediği de beyan edilmektedir: “..kim Allah’ın şeairine, hürmetli kıldığı alametlere saygı gösterirse şüphesiz o saygı duyma, kalplerin takvasındandır; gönülleri (kötülükten) himaye edip koruyan sebeplerdendir.”[1] Bunun için ezan, takvanın kaleleri mabetlere en mükemmel ve tam davettir. Ona saygı, ona sevgi, ona ilgi kalplerin takvasındandır.
Burada şunu da belirtmek gerekir ki şiar, şuurla aynı kökden gelen bir kelimedir. Şuur, anlayış, idrak ve dışta bulunan şeyi zahiri duyularla duymak, hissetmek demektir. Hayat, ruhun ziyası, şuur ise hayatın nurudur. İşte İslâm’ın önemli bir şiarı olan Ezan-ı Muhammedî, maddi-manevi hayatımızın nurudur. İslâmî hakikatleri bize hatırlatan, idrak ve his dünyamızı açan, şuurumuzu uyaran bir nurdur. Dolayısıyla ezan, içimizde iz bırakan; bize yol ve istikamet gösteren; şanımıza şan katan ve şuurumuzu katlayan bir şiar, bir şuurdur. Günde beş vakit imanımızı tazeleyen bir şuur.. bizi taklitten tahkike taşıyan bir şuur.. bizi İlahî huzura davet eden ve huzur veren bir şuur..bizi ihsana yani “Allah’ı görüyor gibi yaşama” ufkuna yücelten bir şuur. Onun büyüklüğüne bizi bağlayan bir şuur.
Ezan Fıtratın Sesidir
Ezan, kainatın ve içindeki herşeyin öz sesi.. Fıtratın sesi soluğu.. Varlığın bağrından kopup gelen cihanşümul ulvi bir musiki. O, yüce hakikatlerin nur oluğu.. İnsanlığın ortak paydası.. İnsanlığın en has ve en halis hususi sesi. Arif Nihat’ın ifadesiyle, Hz. Adem’le başlayan, devirlerden ve diyarlardan kopup gelen, minarelerden göklere yankılanan ve mavi göklerde buluşan ulvi ses. Hakikatın en gür ve en muhrik sedası. Hele hele bizim milletimiz için.. Dediği gibi şair İhsan Raif’in:
“Sen şanlı zamanların yüreğinden geçerek
Dedelerimin ruhlarını titreterek, emerek
Ondan bana, benden ona süzülerek giden ses
Tarihlere başka bir öz, başka bir göz veren ses
Sen ey hazin, sen ey âli uzun nefes… Ey cihan!
Ey dinin nurlu sesi, ey ulu ses, ey ezan!
Senin sesin gün doğmadan tan yerine yükselir
Tekkelerden camilerden iman aşkı ses verir.
Bu ılık ses ümitlerin mabedini ısıtır.
Vicdanlara sükun serper, fikirleri ışıtır.
Senin sesin şairlerin kaleminde inledi
Ey yurdumun müşfik sesi ey ilahî gür nefes
Ey dinimin canlı sesi, ey mukaddes nurlu ses.
Ey Hak sesi, insanlığı gürbüzleştir, gürleştir
Kanlıları kardeş eyle birleştir.
Ey ulu ses, ey ezan!..”
Bugün yaratılışı okuyup ondaki Hakk’a ait sesi dinleyemeyenler, Ezan’ı Arap emperyalizmiyle eşdeğer görenler, öz varlıklarının sesine kulak versinler. Ezan’da, gürül gürül Hakk’ın sesiyle, hakikatın yüceliğiyle ve bir hakkaniyet çağlayanıyla karşılaşacaklardır. Fıtratla ve fıtratın o lahuti ve müşfik sesiyle buluşacaklardır. İnsanı bütün duygularıyla özünden yakalayan ve gönlünün derinliklerine kadar inen ulu bir sesle tanışacaklardır. Dolayısıyla ezan, (haşa) emperyalist bir kültür değil, vicdan kültürüdür. Fıtratın, tertemiz ve en güzel bir şekilde yaratılışın sözlü bir bestesidir. Onda Arap kültürünün izi veya izleri değil, kalbin tasdikleri ve marifetullah vardır. Onda kalpte coşan, coşup kaynayan ve dilde çığlığa dönüşen tekbir, tevhid ve şehadet kültürü vardır. Ve ulaştığı her yerde ve her şeyde “sadekte ve bi’l-hakkı natekte”; “Doğru söyledin ve hakkı dile getirdin” ifadeleriyle makes bulan bir iman, tevekkül, teslimiyet ve kulluk kültürü vardır. Bu kültür, insanın yaratılış gayesi.. Varoluşun illet ve hikmeti.. Dolayısıyla ezan, hikmet kültürü. Hikmet ise, en büyük hayır, “mü minin kaybolmuş malı, yitiği.. Nerede bulursa alacaktır.” Budur, müminin, Efendiler efendisi Hz. Muhammed’den (s.a.s) öğrendiği.
Ezan, Bu Ülkenin Gerçek Sesidir
İşte milletimiz aradığını bulmuş ve bu cihanşümul değere en kıymetli hazinesi olarak sahip çıkmış, ve her şeyini ortaya koyarak da asırlarca bekçiliğini yapmıştır. Bundan sonra da bu mukaddes çizgiden dönmeyecektir. Zira artık ezan ve içindeki hakikatler o kadar bizim, biz de o kadar ona aitiz ki, onu varlığımızdan söküp atmak mümkün değildir. Zira ezan, F. Gülen’in de ifade ettiği gibi artık bu toprakların öz sedasıdır:
“Bu ülkenin gerçek sesi ve musikisi, günün hiçbir saatinde susmayan ve her vakit bir değişik buudda kendini hissettiren mabetlerden, ibadetin o her zaman hissedilen ışıklarının büyüleyici manalarından ve aşk u şevkin gönüllerimizi hoplatan derinliklerinden gelir.”[2]
F. Gülen “Bizim Milletimiz” adlı yazısında da milletimiz ve mukaddes değerler ilişkisini şöyle özetlemektedir: “Şüphesiz, geçmişimizi bize en iyi duyuranların başında da, mescitlerimiz, ezanlarımız, ilahilerimiz, serhat türkülerimiz, mehterlerimiz ve bu kaynaklardan fışkıran sanat ve edebiyatımız gelir. Bugün o koskoca geçmiş büzülüp sıkışmış ve bunların içine sinmiş gibidir. Ne zaman mescitler, ezanlar, ilahiler, mehterler kurcalansa özlerinde geçmişin buğusu ve şanlı milletimizin kokusu duyulmaya başlar. Bunlar, bizlerle, cedlerimizin gönüllerinin ortak duygu ve düşüncelerinin mahsulü; müşterek hislerinin birer ifadesi, geçmişe ait aşkların, şevklerin kaynağı ve hatıralarımızda yaşayan, kan ve damarlarımızla bütünleşen birer ruh gibiydi. Kendi derinliklerimize dalarak sinelerimizdeki cennetleri görmek, mahrem duygularımızı coşturarak ebedî vuslata hazırlanmak için bunlar adeta birer sihir, birer füsundu.”
F. Gülen “Bizler de Dirileceğiz” adlı şiirinde yine bu ülkeyi anlatırken kubbeleri ve şaha kalkmış minareleriyle tasvir etmektedir:
“Yakut sütunlar üstünde firûze kubbeler,
Dört bir yanda şaha kalkmış gibi minareler;
Hiç eskimeyen bir mana ile hâlâ süzgün,
Gökte yıldızlarla mahyalaşan o şanlı dün
Ki sönük bir rüyadır yanında efsaneler…”
Halide Nusret Zorlutuna ise “Beykoz’dan Bir Bakış” şiirinde her yere ve her şeye sinen bu tekbir seslerini şöyle tasvir etmektedir:
“Tekbir sesi denizinde, dağında;
Karanlıklar yok oluyor ağında.
Fatih Sultan’ımın bahar çağında
Dünyaya açtığı çağ ayrı bir güzel.”[3]
Anadolu’yu anlatan çoğu şairimiz onu mabet ve tekyeleriyle, çil çil kubbe ve minareleriyle nurani bir bahçe olarak tasvir etmişlerdir. Mesela; İsmail Hakkı Yılanlıoğlu, “Anadolum” adlı şiirinin bir mısrasında ülkemizi şöyle anlatmaktadır:
Camilerin yapmış Sinan,
Minarende çınlar ezan.
Kubbe kubbe dolu iman.
Müslüman ocağı yurdum,
Ana dolu Anadolum!”[4]
Feyzi Halıcı da minarelerin ve ezanların nasıl bizim cadde ve sokaklarımızın ayrılmaz bir parçası ve güzelliği olduğunu “İstanbul Caddesi” adlı şiirinde şöyle ifade etmektedir:
“Bu cadde İstanbul Caddesi,
Aziziye minaresinde çifte ezan”
Yine İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun dediği gibi, biz ülkemizi, hayatımızı mabetsiz, minaresiz veya ezan sesi olmadan düşünemeyiz. Zira bizim topraklarımızda günler mevsimler ezanla başlar, çiçekler bile ezanlarla açar. Bizim topraklarımız hep ezan çağlar:
“Mor Salkımlar çiçek açar cömertçe
Kanlıca’da, Üsküdar’da, Selimiye’de
Bir yanık ezan sesi dökülür bamtelimize..”[5]
Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun ifadesiyle İstanbul, kubbeler şehridir. Sadece İstanbul mu? Hayır. Baştan aşağı bizim medeniyetimiz bir mabet medeniyetidir:
“Kubbeler şehrine daldıkça, gönül vecde gelir,
Mahyalardan yayılan ufka: Fetih ayetidir.
Ufku bir dağ gibi yardıkça: Süleymaniye,
Şanlı mazileri aksettiriyor, atiye!”[6]
Arif Nihat Asya da “Kubbeler” adlı şiirinde kubbeler ülkesi Anadolu’yu ve kubbelerimizin gördüğü misyonu şöyle özetlemektedir:
Dün başlar seferber, eller seferber ;
Kurşun eritildi, mermer çekildi.
Bunlar, bu kubbeler, bu minareler
Akçayla olacak işler değildi.
Böyle bir gemide yendi suyu NUH
Ve bu yelkenlerde kanatlandı RUH.
Bulabildinse ey yolcu yerini
Hepsinin alnında altından bir ay
Seyret İstanbul’un camilerini
Minare minare, kubbe kubbe say!
Allah’a giden yol buralardadır
Kapılar açılır şerefelerden
Burdan uğurlanır mübarek aylar,
Bayram burda başlar arifelerden.
“Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış
Sultanı, çerisi, piri, veziri,
Nesilden nesile götürsün diye
Kanatlar üstünde şanlı TEKBİRİ..
Din, Milli Kültürümüzün Esasıdır
Ezan ve ezanın hakkaniyetini ilan ettiği din, milli kültürümüzün esaslı bir kısmıdır. Merhum, Nurettin Topçu’nun tespitiyle: “Din bir milletin malı olmasa bile, milletin kuruluşunun esaslı kaynağı olmuştur. Büyük dinler milletlerin kuruluşundan önce var olarak, bu kuruluşu hazırladılar. Milletlere, ruhun temel yapısında bulunan ahlak ve inanışları, ideallerinin kaynağını verdiler. Bugün Fransız ve İtalyan milliyetini Katolik inancından, Türk’ü müslümanlıktan ayırmak imkânsızdır. Bu suni ve zoraki bir tasavvur olur. Denemelerin muvaffakiyetsizliği de meydandadır.” Topçu, İslâm’ın millî kimliğimizle et ve tırnak hâline geldiğini ve bu ilişkinin artık ayrılmaz bir bütüne dönüştüğünü de çok beliğ bir ifadeyle şöyle açıklamaktadır: “Çünkü İslâm, yalnız camide değil, ezan sesleriyle dolan evlerimizdedir. Yalnız Kur’ân’da değil, onunla nurlanan yüzlerimizdedir. Onu imhaya çalışanlar bilmelidirler ki bu ev yıkılmaz. Bu baş koparılmaz. Bu yüz, yüzlerimizden çalınmaz.”[7] Bu mümkün değildir.. Zira, ezan bize bazen ev olmuş, bazen sığınak olmuş.. Bazen bize içimizde ruh olmuş, nur olmuş.. Bazen bize öz, bazen de yüz ve göz olmuş.. Bazen bize ses, bazen de en beliğ bir söz olmuş..Dolayısıyla “minarede başlayıp mabedin içinde noktalanan bu sesler bazen o kadar mazi televvünlü, o kadar millî ve o kadar bizden birer nağme gibi duyulur ki, bu ses ve bu sözlerin her bir demetinde bütün tarihimizi ve onun arkasındaki atalarımızın o enginlerden engin his ve heyecanlarını duyuyor gibi olur ve kendimizi onların arasında sanırız.”[8]
Ali Ulvî Kurucu da atalarımızın bu engin his ve heyecanını “Ecdadımız” adlı şiirinde çok veciz bir şekilde dile getirmektedir. İşte Ali Ulvi Bey’in birkaç mısrası:
Yüzlerce yıl iman seli hep çağladı durdu,
Ejder kesilen devleri, yerden yere vurdu!..
Tekbir sesinin aksi uğuldardı cihanda,
Millet, yediden yetmişe askerdi vatanda!.”
Tarihe devirler açan ecdadımız ölmez,
Toprakların eb’adına ruhuyla gömülmez!..
Gök kubbede, mehtaba bürünmüş yatan onlar,
Allah’a giden yolları aydınlatan onlar.[9]
F. Gülen, mabedlerin ve minarelerin ülkemize kazandırdığı derinliği ‘Mabedlerin Sırlı Dünyası’ adlı yazısında şöyle dile getirir: “Evet, ülkemiz hemen her zaman, yeryüzünde sonsuzluğun rasathaneleri bu kutlu yuvalarla adeta deryalar kadar mehibleşip ebediyet düşüncesi ile dalgalanır; gökyüzü kadar derinleşip ihtişamla gönüllerimize akar. Bu ülkede ibadet ve ibadet düşüncesi kulluk ve kulluk felsefesi, ta eskilerden de eskilere dayanan camileriyle, minareleriyle, minarelerden yükselen ezanlarıyla, gözlere ışık saçan, gönülleri hoplatan semavi edalara ulaşmıştır. Hele duyguların duru, düşüncelerin uhrevi sokaklarının emin, çarşı-pazarın da nezih olduğu dönemlerde o, güzellik ve cazibesine doyum olmayan cennet yamaçları gibi tüllenmiş ve adeta bir semavi ülke hâline gelmiştir.”[10]
Behcet Kemal Çağlar, “Selimiye Destanı” adlı şiirinde Selimiye’ye destan yazarak, aslında hem Edirne’nin hem de Anadolu’nun semavi derinlik ve güzelliklerini destanlaştırmıştır:
Kaynar için için bizim Edirne,
Habbe habbe değil bu, kubbe kubbe,
İmanın kaynayıp taşması mı ne?
Akıl ermez yakılana yanana.
Bir bitmez secdede yerdeki Deden:
Duydukça ruh uçar, serilir beden,
Üç ezan okunur bir minareden;
Her çan boş çıngırak bir boş yalana.
Taşan nedir, göremeyen aldanır:
Dört fıskiyeyi dört minare sanır,
Baktıkça hasetten Meriç kıvranır,
Bu, cami denilen taş şadırvana.
Dahil mi bu kubbe, Tanrım çatında
Sekizinci de bu göğün katında,
Bir baygın ayılsa bunun altında,
‘Gök bu muydu,’ diye düşer gümana..”[11]
Bu manada acaba ezanla bu kadar bütünleşen, mabedlerle semavîleşen, lahutîleşen ve onu istiklal marşına bile taşıyan başka bir millet var mıdır bilmiyorum. “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli / Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.” diyerek, ebedlere yürümeyi bu ses ve soluksuz düşünemeyen millî şairimiz, bağımsızlığın temeli bu hakikati milletimizin dudaklarında ölümsüz bir marşa dönüştürmüştür.
Cephelerde Ezanlarla Beslendik
İstiklal mücadelemizde mabetler ve mabetlerden arşa yükselen ezanlar, dualar, en büyük manevi moral ve motivasyon kaynağımız oldu. Mabede gider gibi yürüdük, şevkle cepheye.. Mabed bir ana kucağı, bir kale, minareler bir süngü oldu bizlere.. Âleme bir velvele, düşmanın kalbine korkular salmıştık. Savaşı, daha savaş başlamadan almıştık, imanlı sinelerden yükselen, arz ve semayı titreten gürül gürül tekbirlerle.. Et ve kemikten bir kaleye dönüşmüş saf saf yiğitlerle.. Tekbirlerle beslenen Mehmetçiğimiz ve mehter musikimizle. Allah’a söz verdik, değdirmedik asla düşman ellerini, din için, insanlık için, gelecek nesiller için, mabed vatan göğsümüze. Karslı Bahri’nin dediği gibi biz vatanı candan severiz ve canın adeta vatan için verildiğine inanırız. Bu sevgi ve bu fedakârlık bizim Allah’a iman ve O’na teslimiyetimizden kaynaklanmaktadır:
“Bize canı verdi Hüda
Olsun diye yurda feda
Kafeste ruh eyler nida
Türk, kâfire kul olur mu?”[12]
Vuruşurken Hak için, Allah için vuruşur, can verilmesi gerekirse Allah için seve seve verir, ölüme hayat gibi koşardık. Mehmet Emin Yurdakul’un “Vur” şiirinde ifade ettiği gibi:
“Vur, sen de mukaddes hürriyet için
Dünyanın diktiği bayrak için vur;
Her dinin sevdiği adalet için
Her yerde haykıran bir hak için vur.
Vur aşkın ve hakkın zaferi için
Vur, senden bak dünya bunu istiyor.
Vur, yerde bak tarih seyircin
Vur, gökten bak Allah sana: ‘Vur’ diyor.”[13]
Müslüman Anadolu insanı vatanını müdafaa edecek, vuracak ve vurulacaktır. Ya şehit veya gazi olacaktır. Fakat her şehrinde her köyünde Ezan-ı Muhammedî’lerin okunduğu bu güzel yurdumuza asla düşman ayağı bastırılmayacaktır: Mehmet Emin Yurdakul “Ya Gazi Ol Ya Şehit” adlı şirinde ezan seslerinin nasıl bir harem alanı oluşturduğunu veciz bir şekilde şöyle ortaya koymaktadır:
“Haydi yavrum! Ben seni bugün için doğurdum;
Hamurunu yiğitlik duygusuyla yoğurdum;
Türk evladı odur ki, yurdu olan toprağı
Ana arzı bilerek yad ayağı bastırmaz;
Bir yabancı bayrağı
Ezan sesi duyulan hiçbir yere astırtmaz.
Git evladım, yıllarca ben oğulsuz kalayım;
Şu yaralı bağrıma kara taşlar çalayım!
Haydi oğlum haydi git;
Ya gazi ol, ya şehit![14]
İşte şanlı ecdadımız, bu maneviyat derinliği ve zenginliği ile cepheden cepheye koşmuştur. Düşmanın ölümden korktuğu kadar onlar şehadeti sevmiş, okuduğu-dinlediği ezanlar ve Kur’ânlarla; kıldığı namazlar, yaptığı dualarla maneviyatını beslemiş daima canlı tutmuştur. Düşman ordularının “Artık bunların işini bitirdik” dediği yerde, onlar dualar ve tekbirlerle yeniden dirilmiş ve taarruza geçmiştir.[15] Zaten bu iman bu şuur ve bu maneviyat olmasaydı cephelerde çeşitli yokluklar ve zorluklar içinde mücadele ederken zaferi elde etmek de mümkün olmazdı. Gücünüz olabilir fakat sadece maddi güç veya insan gücü asla yeterli değildir. Bu gerçeği Çanakkale savaşı resmi tarihçilerinden Erkan-ı Harbiye muallimi Binbaşı Bursalı Mehmet Nihat Bey çok veciz olarak şöyle ifade etmektedir: “Tekmil tarih-i harb gibi bu seferde gösterdi ki harbde asıl insandır. Ve insanın bilhassa maneviyatıdır. Karşı karşıya bulunan tarafların hakikatte çarpışan maneviyatlarıdır. Bunun aksini kabul etmek Çanakkale müdafaasının cinnet olduğuna hükmetmekle müsavidir.”[16]
Cepheler Bizim İçin Mahşerdi
İşte biz millet olarak sahip olduğumuz iman ve irfanla, din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeyi en mukaddes vazife bilmiş, bu uğurda cepheden cepheye koşmayı da ibadet olarak kabul etmişiz. Cepheleri, secdenin manasıyla bütünleştirmiş, Allah’a en yakın mekânlardan addetmişiz. İşte Mehmet Güneş, “Cepheler” şiirinin son mısrasında bu manayı şöyle nazma dökmektedir:
“Cepheler, vatan aşkının vuslat ateşi;
Cepheler kader yeri, cepheler mahşer,
Cepheler en ulvi, en kutsal, en yüce,
Cepheler Allah’a en yakın yer!”[17]
Yahya Kemal de “Mohaç Türküsü”nde seferleri ve cepheleri Allah’a giden bir yol olarak ifade etmektedir:
“Dünyaya veda ettik, atıldık dolu dizgin;
En son koşumuzdur bu asırlarca bilinsin!
Bir bir açılırken göğe, son defa yarıştık;
Allah’a giden yolda meleklerle karıştık.
Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından;
Gördük ebedî cedleri bir anda, yakından…”
Fethullah Gülen de “İrşat Ruhu” adlı şiirinde cephelerin bizim için bir ahiret koyu olduğunu şöyle ifade etmektedir:
Bir aşktı, bir tutkuydu ruhlarımızda cihad,
Sevdayla kanatlandık çağlar ve çağlar boyu..
Duygularımız coşkun, gönüllerimiz âbâd,
Koştuk serhatlere her serhat bir ahret koyu…
Davamız, Kuru Bir Cihangirlik Davası Değildi
İşte, hakiki cesaretin kaynağı imanla ve bu derin imanın eksiksiz ifadesi, gürül gürül tekbirler ve şehadetlerle, ezanlarla beslendik yüzyıllarca. Minareler, günde beş defa fetih müjdesiyle besledi bizi. Dizimizde derman, içimizde fer kalmayınca yeniden emzirdi bizi. Karamsarlığı bozguna uğratan, yeisi kovan bir sur oldu. Hayat ve ümit yağdırdı üzerimize. Yağdırmaya da devam ediyor, sessizce. Anadolu’nun bağrına sıradağlar gibi serpiştirilen çil çil kubbelerden ve gökyüzüne ser çekmiş minarelerden ders aldık, sarsılmadan dimdik ayakta durmayı. Yerinde sebat edip yıkılmamayı, hep mehip kalmayı. Davamız kuru bir cihangirlik davası değildi. Allah’ın rızası için, tekbirlerle yolları dökülmüş, kullarıyla Allah arasındaki engelleri ortadan kaldırmaya azmetmiştik. İnsanlığa gerçek adalet ve hürriyeti tattırmanın, hakiki insanlığa giden yolları göstermenin ve insanı yüceltmenin peşindeydik. Ali Ulvi Kurucu’nun ifadesiyle: “Her gün yeni bir ülkeyi fethettiği anda /Tekbir sesi, dağdan dağa çarpardı cihanda.” [18]
Tekbirler gaza meydanlarının aşk ve heyecan kaynağı. Güç ve kuvvet kaynağı.. Ahmet Muhtar Paşa “Mehter Marşı”nda bu sesin maddi-manevi besleyiciliğini şöyle seslendirmektedir:
“Gafil ne bilir neşve-i pür şevk-i vegayı
Meydan-ı celadetteki envar-ı sefayı
Meydan-ı gaza aşk ile tekbirler alınca
Titretti yine ruy-i zemin arş-ı semayı.”[19]
Yusuf Ziya Ortaç’ın “Mehmetçik” adlı şiirinde ifade ettiği gibi Tekbirler sayesinde ecdadımızın Allah’la irtibat tamdı. En büyük dayanağı kudreti sonsuz Allah’dı:
“Kalbi Allah’a dayanmış, dayanır dipçiğine..
Güvenir milletimiz yine Mehmetçiğine”[20]
Mehmetçiğin cesaretinin kaynağı imandı.. Zira hakiki imanı elde eden, cihanlara meydan okuyabilecek bir insan bir kahramandı.
Allah’ın yüce adının cihanda şehbal açması için koştururken, hakiki adaletin temsilcileri birer havariydik. Cihana öyle bir adalet getirmiştik ki, Grandük Notharas, İstanbul fethedildiğinde şöyle demişti: “Ayasofya’da bir Kardinal şapkası görmektense bir Türk sarığı görmeyi tercih ederim.” Şairimiz Azmi Güleç, bu hadiseyi “Fatih Ayasofya Önünde Konuştu” şiirinde şöyle nazma döker:
“Gök maviliğince hür,
zaman elimizde perdedir.
Tanrım! Bu nasıl gündür
Kubbeler ayakta, taçlar yerdedir.
Ayasofya, Tekfur saraylarınca günahkâr,
Tekfur saraylarında kin, arzu, şehvet.
Besbelli Tanrı’nın rahmetinden silinmiş
Romalı bir memleket.
Kubbeler benzeri Osmanlı sarığını
Kardinallara karşı savunmuş Notharas.
Artık Türk’ün gelecek adaletinden emin ola
Bizanslı halk, Bizanslı papas.
Haydi hocam tekbir getirin, tekbir tekbir üstüne
İçimize dolsun nur!
Gök kubbelerince sarsın bizi
Bir devri kuşatan huzur.”[21]
Mekke-Medine gibi, o güzel yurtlarını Allah için hicretle terk eden yüz bin sahabinin heyecan ve aksiyonuyla, Ruh-ı Revan-ı Muhammedî’yi dünyanın dört bir yanında dalgalandırmaya çıkmıştık, Tekbirlerle dualarla. Her ezan vakti dünyamızda şehbal açtığı gibi. Yahya Kemal ne hoş ve ne güzel ifade eder, “Ezan” şiirinde bu hakikati. Bu yüce ideali.. Ezanla fethin ilgisini bu güzellikte şiire döken, bir başka kimse var mıdır, bilmiyorum.
“Emr-i bülentsin ey Ezan-ı Muhammedî
Kâfi değil sadana cihan-ı Muhammedî
Sultan Selim-i evvel räm etmeyip ecel
Fethetmeliydi alemi şan-ı Muhammedî
Gök nura garkolur nice yüzbin minareden
Şehbal açınca ruh-ı revan-ı Muhammedî
Ervah cümleten görür Allahu ekberi
Akseyleyince arşa lisan-ı Muhammedî.”
Yahya Kemal’in de bu şiirinde ifade ettiği gibi dinin temeli, Arab’ın ezanı değil, ezan-ı Muhammedî dir, o. Beyan-ı Muhammedîdir, o. İnanan inanmayan herkesin, herşeyin ve bütün ruhların Alllah’ın büyüklüğünü göreceği şan-ı Muhammedîdir, o.
Ezanın Lafızları Cild Gibidir, Değiştirilemez
Dün, tekbirler, şehadetler, kelime-i tevhidler bizi beslerken manalarını bilmiyor muyduk? Biliyor, anlıyor ve anlatıyorduk. İnsanın aklına şu soru geliyor. Bugün acaba problem ne? Sorun biz de mi yoksa ezanın lafızların da mı? Dün bu yüce sadayı büyük bir sevdaya dönüştürüp ona cihanı kâfi görmeyen aziz ecdadımızın lafız ve mana problemleri var mıydı? Hayır yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. O zaman mesele gelip bizde düğümleniyor. Ezan-ı Muhammedî’yi Türkçeleştirmeyi düşündüğümüz kadar bu uğurda harcadığımız vakit ve emek kadar, manasını öğrenmeye yönelseydik, ezanın muhtevasını bellemeyen kimse kalmazdı. Kaldı ki, kulağı günde beş vakit ezanda olan, kalbi mescide asılı-bağlı bir müminin ezanın ne dediği ve neyi ifade ettiği ile ilgili bir sıkıntısı, asla yok. Lisan-ı Muhammedî’yi o anda çok iyi anlıyor ve alacağını alıyor. Mabedden uzak olanın ise bu mevzuyu en büyük problemmiş gibi kamuoyuna takdime hakkı olmamalı zannediyorum. Bilmiyorum yanılıyor muyum? Kaldı ki ezanın mübarek lafızları asla tercüme edilemez. Edilir zannedilse bile o kudsî lafızların yerine konan cümleler aynı mana ve fonksiyonu göremez.. Bediuzzaman bu hakikati çok veciz bir şekilde şöyle açıklamaktadır: “Elfaz-ı Kur’aniye ve tesbihat-ı Nebeviyenin lafızları camid libas değil; cesedin canlı cildi gibidir, belki mürur-ı zamanla cild olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cild değişse, vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi mübarek lafızlar, mana-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve özel isim ise değiştirilmez. Zaruriyat-ı diniye mahfazaları olan ilahî kudsî lafızların yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Muvakkat ifade etseler de daimî, ulvi, kutsi ifade edemezler. Amma nazariyat-ı diniyenin mahfazaları olan lafızlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünki nasihat ile eğitim-öğretim ve vaaz ile o ihtiyaç giderilir.” [22]
[1] Hac Suresi, 22 / 32
[2] F. Gülen, Günler Baharı Soluklarken, s, 58.
[3] H. Fethi Gözler, Yunustan Günümüze Türk Şiiri, s., 440, İnkılap Yay. İstanbul 1981
[4] Yunus’tan Bugüne Türk Şiiri, s., 599
[5] Yunus’tan Bugüne Türk Şiiri, s., 605.
[6] Ali Ulvi Kurucu, Gümüş Tül ve Alevler, (İstanbul şiirinden) s. 94
[7] Nurettin Topcu, Kültür ve Medeniyet, s. 43, Hareket Yay.
[8] F. Gülen, Örnekleri Kendinden Bir Hareket, s. 212. Nil Yay. 2004
[9] Ali Ulvî Kurucu, Gümüş Tül ve Alevler, s., 42.
[10] F. Gülen, Günler Baharı soluklarken, s, 57.
[11] Şiirin tamamı için bkz. Yunus’tan Bugüne Türk Şiiri, s., 510
[12] Dursun Yaşa, Kahramanlık Şiirlerimizden Bir Demet, s., 139
[13] Dursun Yaşa, Kahramanlık Şiirlerimizden Bir Demet, s., 166
[14] Dursun Yaşa, Kahramanlık Şiirlerimizden Bir Demet, s., 167
[15] Cephede okunan Kur’an ve ezanlar yapılan hatme ve dualar askerimizin maneviyatı için vazgeçilmez bir beslenme kaynağıdır. Tarihimiz bunun pek çok örnekleriyle doludur. Mesela Ezanla ilgili iki misal için bkz. Talha Uğurluel, Çanakkale Zaferi, s., 132-136
[16] Tuncay Yılmazer, Çanakkale Kara Muharebeleri, s. 238
[17] Dursun Yaşa, Kahramanlık Şiirlerimizden Bir Demet, s., 170
[18] Ali Ulvî Kurucu, Gümüş Tül ve Alevler, (Bu Millet, şiirinden) s. 41
[19] Dursun Yaşa, Kahramanlık Şiirlerimizden Bir Demet, s., 311
[20] Dursun Yaşa, Kahramanlık Şiirlerimizden Bir Demet, s., 264
[21] Yunus’tan Bugüne Türk Şiiri, s., 642
[22] Said Nursî, Mektubat, (26. Mektup, 8. Mesele) s., 508

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: