Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

Ruhbaniyat ve din adamı

Posted by HacıAta 13 Mayıs 2010

Din adamı veya dininin adamı kavramları etrafında yayınlanan yazıya gelen e-postalarda din adamı ile ruhbanlığın birbirine karıştırıldığını müşahede ettim.

“Din adamı” o yazıda ifade ettiğimiz şekliyle ne kavram ne de pratik olarak İslam’da kendine yer bulamamasına rağmen, bugün yaşadığımız gündelik hayatın bir parçasıdır. Camimizde imamlık yapan kişiden onun idari sicil amiri olan müftüye kadar herkese verilen isimdir din adamı ve inkâr kabul etmez sosyal bir vakıadır.

Ruhbanlık ise bundan çok daha farklı bir yapıya sahiptir. Öncelikle Kur’an, tarihî bir gerçek olarak ruhbanlığın kökeninin Hıristiyanlara dayandığını anlatmaktadır: “Sonra bunların ardından peş peşe peygamberlerimizi gönderdik. Özellikle Meryem’in oğlu İsa’yı arkalarından gönderdik, kendisine İncil’i verdik ve ona uyanların kalblerine şefkat ve merhamet yerleştirdik. Uydurdukları ruhbanlığı ise Biz kendilerine farz kılmadık, lakin Allah’ın rızasına nail olmak için kendileri icad ettiler. Kaldı ki ona gereği gibi de riayet etmediler. Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik, onların çoğu ise büsbütün yoldan çıkmışlardır.” (Hadîd, 57/27)

Pekala nedir Kur’an’ın mealen ‘Biz onların üzerine farz kılmamıştık, kendiliklerinden yaptılar, sonra da gereğini yerine getirmediler’ dediği ruhbanlık? Tarihî bilgiler ışığında birkaç cümle ile izah edelim. Hz. İsa’nın temel öğretilerinden birisi tıpkı diğer peygamberlerde olduğu gibi başkalarına karşı sevgi, saygı, merhamet ve muhabbetti. Onun öğretilerine inanan insanların gönülleri, başkalarına karşı hep muhabbetle dopdolu oldu. Fakat devrin siyasi hadiseleri, çıkar ve menfaat ilişkileri işin seyrini değiştirdi ve toplumsal hayatta, insanlar arası münasebette sevgi yerine kin, nefret-öfke, buğz, haset, çatışma ve kavga hakim olmaya başladı. Buna devletler arasındaki boyutu ile savaşlar ilave edilince ortada ne din ne de iman kalıyordu.

Bu vahim süreçte yer almak istemeyen samimi dindarlar dağ başlarına, ücra köşelere, tenha yerlere çekilip kendilerini ibadete saldılar. Kur’an’ın bahsettiği ruhbanlık budur. Fakat ne çare ki değişen ve gelişen şartlarda bu iş, mahiyet değiştirdi. Çok samimi Hıristiyanların yine çok samimi duygularla, sadece Rabb’e ibadet etmek ve kendini başkalarına zulüm yapmak veya istemeyerek dahi olsa alet olmaktan kurtarmak için girdikleri bu süreçte, saffet ve samimiyet korunamadı. 4. yüzyılın başlarında Roma imparatoru Kostantin’in Hıristiyanlığı devlet dini ilan etmesi büyük bir kırılma noktasını teşkil etti. Kilisenin devletle bütünleşmesi, din adamlarının devlet adamları olması süreci bütün bütün bitirdi. Kur’an’ın tabiriyle “ruhbanlık” dinin aslî esasları arasına girdi ve hatta manastırlara çekilip ibadet yapanların kendilerine tanıdıkları imtiyaz, bu imtiyaz perspektifinden halkın bakış açısı ve buna bağlı olarak sistem içinde ruhbanlara tanınan haklar ve ayrıcalıklar ruhbanlığı istismar edilen bir yapıya dönüştürdü.

Hocaefendi, ruhbanlık konusunda kaleme aldığı bir yazıda meseleyi üç ayrı kategoriye ayırır ve yaşanan tarihî gerçeklerle bu tasnifi temellendirir. Hocaefendi’ye göre; mahlukatın bütününe karşı sevgiyle dopdoplu olma halini koruma düşüncesiyle başlayan ruhbanlık, din adamlarının yeryüzünde Allah’ın vekili olması, Allah ile kul arasında köprü vazifesi üstlenmesi gibi neticelerin de temel dayanak noktasını oluşturmuştur.

Fakat okuduğunuz yazıda nazara aldığımız nokta ifrata karşı tefritle mukabelede bulunma halidir. Sevgi ile dolu olma, zulümden uzak bulunma, zenginliğe karşı fakirliği, evliliğe karşı bekarlığı iradi olarak tercihle son bulmuştur. Süreç burada durmamış, bu yaklaşım sonra hayata hayat olmuş, bu tarzı kabul etmeyenler günahkârlık ve ahlaksızlıkla suçlanmıştır. Bu düşüncenin sistemleşmesi ise sürecin gelip dayandığı son noktadır.

———————————————————————————–

Ruhbanlık ve din adamlığı kavramları eksenindeki zihni karışıklıktan bahsetmiş ve ruhbanlığın tarihi sürecini özetlemiştik geçen hafta.

Kaldığımız yerden devam edelim; çok geniş manada çerçevesini çizdiğimiz ruhbanlığın hangi yönünü esas alırsanız alın, onların hiçbirisi İslam’da yoktur. Ne din adamı ismi verilen dinî hizmetleri tedvirle görevli kişilerin devletin yegane temsilcisi olması, ne insanlarla Allah arasında köprü vazifesi üstlenmesi, ne yeryüzünde Allah’in yanılmaz ve yanıltmaz vekili olarak görev yapması ne de din adına dünyadan elini eteğini çekip dünyaya ait meşru her şeyi kendine haram kılması. Evet bunların hiçbiri İslam’da yoktur. Efendimiz’in “İslam’da ruhbanlık yoktur.” hadisi bize göre tarih boyunca ruhbanlığa giydirilen bu manalarin hepsini reddetmektedir.

Sözün geldiği bu aşamada, ruhbanlığı bir kenara bırakıp din adamına tekrar geri dönelim. İslam’da dinî emir ve yasakların muhatabı teker teker bütün Müslümanlardır. Dine ait içtimaî planda yapılması gerekli olan işlerin yerine getirilmesi için ayrı, müstakil bir sınıfın varlığı şart değildir. Ne camide imamlık ne de günahların affı adına yapılan tevbede bir aracıya ihtiyaç vardır. Aksine imamlık vasıflarına sahip olan herkes, cemaatin önüne geçerek namaz kıldırabilir. Günahlarının hacaletinden iki büklüm yaşayan kişi, tenha bir yerde gönlünün kapılarını Rabb’isine açarak dua dua yalvarabilir. Fakat içtimai düzenin sağlanması için, ülkemizde Diyanet İşleri örneğinde olduğu gibi, bir kurumun kurulması zaruret olabilir. Fakat bu, o teşkilatta görev alan ve halka her seviyede dinî rehberlik yapan kişileri “din adamı” yapsa da “ruhban” yapmaz. Burada din adamı sadece mesleki bir isimlendirmeden ibarettir. Bundan öte bir manası da yoktur. Olsaydı tıpkı bazı Hıristiyan mezheplerinde olduğu gibi hayatları boyunca evlenmemeleri gerekirdi. Olsaydı, dünya mameleki namına bir şeye sahip olmamaları gerekirdi. Halbuki bunlar bizzat Nebiler Serveri’nin (sas) hem kavlî hem de fiilî beyanları ile yasaklanmış olan davranışlardır. Zira bunlar insan fıtratına muhalif olan şeylerdir.

Fıtrata muhalefet, insanın hayatı kendi aleyhine ağırlaştırması demektir ki bu yola giren insanın elde edeceği şey mağlubiyetten başka bir şey olmayacaktır. Tarih boyunca olmadığı gibi. Efendimiz’in şu meşhur hadisi aslında meseleyi aydınlatmak için yeter: “Bu din kolaylık üzere vaz’ edilmiştir. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; galibiyet dinde kalır.”

Burada konu ile yakından alakalı şu husus akla gelebilir: Herkes dini, dinin emir ve yasaklarını aynı seviyede anlayabilir mi? Bu çerçevede ihtisaslaşmaya gitmeye gerek yok mu? Aklı selim sahibi herkes bu soruya evet cevabı verir. Tabii ki dinde ihtisaslaşma şarttır. İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve hadis özelinde ihtisaslaşma, Allah ve Rasulü’nün (sas) muradını araştırma, bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere cevaplar üretip, bu seviyede dine vakıf olmayanlara rehberlik yapma ihtiyacın ötesinde bir zarurettir. Nitekim Efendimiz döneminden bu yana, söz konusu ihtiyacı gideren bir sınıf hep olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Muhaddis, müfessir, mutasavvıf, müçtehid, mutekellim, kurra ve daha genel manada alim, ulema, fakih, imam, hoca ve iki yazımıza konu teşkil eden şekliyle din adamı gibi kavramlar, seçmiş oldukları ilmî alana göre bu işi yapan kişilere verilen isimler ya da vasıflar olmuştur. Fakat bu ruhbanlık demek değildir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: