Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

HABEŞİSTAN HİCRETLERİ

Posted by HacıAta 10 Nisan 2013

Vahiy geleli beş yıl olmuştu. Aylardan Recep idi. İbn Er­kanı’ın evi, kısmen de olsa problemi çözmüş, imana ait mese­leIerin daha sakin bir atmosferde görüşülmesine zemin hazır­lamıştı. Ancak bu, sadece söz konusu evle sınırlı bir durumdu; buradan ayrılan insanlar, yeniden takibe alınıyor ve bilhassa zayıf ve korumasız olanlar, giderek artan bir şiddete maruz kalıyorlardı. Her geçen gün Mekkeliler, daha bir acımasız olu­yor ve inananlara, Müslümanca yaşama hakkı tanımıyorlardı. Onun için daha kalıcı bir çözüm gerekliydi.
Bu arada Allah (celle celaluhü), Cibril-i Emin vasıtasıyla mü­’minIere yeni bir yol göstermişti:
– Bu dünya hayatında ihsan şuuruyla hareket edenle­re Allah da ihsanla muamele eder. Ve şüpheniz olmasın ki, Allah’ın yarattığı yeryüzü çok geniştir; bununla birlikte sabre­dip de dişini sıkanların mükâfatı, sayısız bir şekilde kendileri­ne verilecektir.
356 Bkz. Zümer, 39/10
Ayet, herkese açıktan hicret emri vermemekle birlikte böyle bir yolculuğun, dini hayatı yaşayabilmek adına getire­ceği rahatlıktan bahsediyordu. Madem ki yeryüzü genişti; o zaman bu genişlikten istifade edilmesi gerekiyordu. Bunun için de Allah Resülü (sallallalıu aleyhi ve sellem), şöyle bir yönlen­dirmede bulunacaktı:
– Keşke Habeşistan’a gidebilseniz. Zira orası güvenli bir yerdir; hem, orada bir melik var ki, yanında kimseye zulme­dilmez!
Habeşistan, Mekke için tanıdık bir yerdi; zira ticaret mak­sadıyla sıklıkla buraya gelirler ve belli başlı ihtiyaçlannı bu­radan giderirlerdi. Bu gidiş-gelişlerde, ülkenin genel yapısı hakkında bir hayli malümat sahibi olunmuştu. Buna binaen de mü’minler, Necaşi’nin ülkesine sevkediliyordu.
Birinci Hicret
Efendimiz’in bir işareti bile kitleleri harekete geçirirdi.
Kaldı ki, açıktan Habeşistan’a gitmenin bugün için daha gü­venli olduğunu söylüyor ve inananlan o istikamette yönlendi­riyordu. Onun için, hemen hazırlıklar başladı ve Mekke’ deki şiddete hedef olmaktan kurtulup dinlerini daha iyi yaşayabil­mek için dördü kadın toplam on beş357 kişilik bir ekip yola ko­yuldu. Başlannda, Efendimiz’in damadı Hz. Osman da vardı. Elbette bu yolculuk, fırsat kollayan Kureyş’ten gizli yapılacak­tı. Gecenin karanlığında ve kimseye haber etmeden Mekke’­den yeni bir dünyaya hicret yaşanıyordu. İlk hicretti bu; son­rasının nelere gebe olduğu belli değildi; ama ne önemi vardı! Yönlendiren O olduktan sonra buna ne gamdı!
Kimisi yürüyerek kimisi de binek üzerinde sahile kadar gelmişlerdi. İnayet-i ilahiye yollanna su serpmişti bir kere; kendilerini sahilde bekleyen iki gemiyle karşılaştılar ve yanm dinar karşılığında bu gemilere binerek Habeşistan’ın yolunu tuttular.
357 Bu sayının, on iki erkek ve dört kadın olmak üzere on altı olduğuna dair de rivayet vardır. Bkz. Taberi, Tarih 1/547.
Beri tarafta Mekke’de, Hz. Osman ve hanımı Rukiye vali­demiz, Mus’ab İbn Umeyr, Abdurrahman İbnAvf, Ebu Seleme ve hanımı Ümmü Seleme validemiz358 ve Osman İbn Maz’ün gibi önde gelen isimlerin de aralarında bulunduğu bu insanla­rın yokluğu kısa süre içinde anlaşılmıştı ve arayıp bulmak için arkalanndan Kureyş’in elçileri gitmişlerdi. Ancak, artık çok geç kalmışlardı; zira, sahile geldiklerinde gemiler çoktan ha­reket etmiş ve mü’minler, sahil-i selamete yelken açmışlardı.
Nihayet, Habeşistan’a ulaştılar; artık ne Ebu Cehil’le Ebu Leheb’in tahakkümleri, ne Utbe ve Şeybe’nin hakaretleri ve ne de Ukbe ile Ümeyye’nin sataşmalan vardı! Mekke’de iken, sadece dinlerini yaşama adına attıkları her adımda karşılarına dikilen bütün engeller bir anda yok olmuş, namazlarını huzur içinde kılıp huşu ile Kur’an okuma fırsatı bulmuşlardı.
Efendiler Efendisi, Habeşistan’a gidenlerden uzun zaman haber alamamıştı, başlarına neler geldiğini merakla bekliyor­du.
Nihayet o cihetlerden gelen bir kadın, huzura gelip Hz. Osman ve Hz. Rukiye’yi gördüğünü anlatacaktı. Bu haber kar­şısında sevinen Habib-i Zişan:
– Şüphesiz Osman ve hanımı, İbrahim ve Lut’tan sonra ailecek hicret eden ilk evin sahibidir buyuracaktı.

Geri Dönüş
Bu ilk yolculuk, Recep ayında gerçekleşmişti. Aradan iki ay daha geçmişti. Ramazan ayının bir gününde Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), yine Kâbe’ye gelmiş, Rabbine ibadet ü taatle meşguldü. Yine etrafında bir kalabalık birikmiş, ne yapacağını seyre dalmışlardı. Bir ara Efendiler Efendisi, bütün hücreleriyle birlikte Kur’an okumaya başladı; Necm suresini okuyordu. Kulaklanna gelen bu kelam, oradakilerin daha da dikkatini çekmiş ve pürdikkat O’nu dinliyorlardı. Zira, o güne kadar hep işin şamatasını yapmış ve yanlannda Kur’an okun­duğunda kuru gürültü yaparak, kelam-ı ilahiden insanların is­tifade etmelerine engelolmak isternişlerdi.a'” Belki de ilk defa bu kadar net işitmiş, ilahi kelamın ağırlığını ilk defa engelsiz dinleme fırsatı bulmuşlardı.
Herkes, gerçek niyetini unutmuş, kendini Kur’an’ın sihir­li dünyasına kaptınvermişti. Yürekleri okşayan o ilahi beyan, adeta zihinlerindeki bütün kir ve pası silip süpürmüş; onlan da bambaşka insanlar haline getirivermişti. Nihayet Efendiler Efendisi, surenin sonundaki secde ayetini okuyunca hemen secdeye gitti. O da ne; dinleyen herkes, yaptıklarını hiç sorgu­lamadan Allah Resülü’nü taklit edip O’nunla birlikte secdeye gidiyordu! Sanki bu kelama ve onu tebliğ eden Resülullah’a savaş ilan edenler onlar değildi! Kabe’nin Rabbi, sanki gelecek günlerin perdesini aralamış, onlardan birini Mekke sakinleri­ne gösteriyordu.
Tabii olarak bu manzarayı seyreden başkalan da vardı; o kadar yakında olmadıklan için gördükleri bu manzaraya bir anlam verememiş ve Efendimiz’le birlikte secdeye giden Mek­kelileri kınıyorlardı. Onlan yeniden küfür çizgisine çağıran bir kınamaydı bu ve çok geçmeden hemen, kendilerinin büyülerı­diğini iddia ederek gerisin geriye dönüvereceklerdi.
358 Bkz. Müslim, Sahih, 2/631 (918) Ebü Seleme’nin vefatından sonra Efendi­miz’e eş olma balıtiyarlığına erecek ve ‘mii’minlerin annesi’ sıfatını alacaktır. 359 Bkz. Taberi, Tarih, 1/547
360 Hakim, Müstedrek, 4/50 (6849). Başka bir rivayet ise, “Şüphesiz Osman, bu ümmet içinde ailesiyle birlikte hicret edenlerin ilkidir.” şeklindedir. Bkz. İbn Sa’d, Tabakat, 1/203 vd. Taberi, Tarih, 2/222
361 Bkz. Fussılet, 39/26
Bu hadise, Habeşistan’a ulaşıncaya kadar şekil değiştir­miş ve sadece zahiri görüntüsüyle birlikte anlatılır olmuştu. Habere göre, artık Mekkeliler Müslüman olmuştu. Öyleyse Resülullah’tan ayn kalmaya ne hacet vardı! Mekkeliler Müs­lüman olmuşsa, orada işkence ve sıkıntı da kalmamış demek- ti. Gerçekten de çok sevinmişlerdi. Bir taraftan da, hayret et­miyor değillerdi; bu kadar kin ve inat, iki ay içinde nasılolur da değişebilir, katı kalpler bir anda nasıl da yumuşayıp Hak karşısında secdeye gidebilirdi! Demek ki Allah dileyince her şeyolabiliyordu ve hemen geri dönme karan aldılar.
Yine gemiye binmiş ve karşı sahile ulaşmışlardı. Artık, Efendimiz’e, Mekke’ye, Kabe’ye, diğer mü’min kardeşlerine, çoluk-çocuklanna ve mal-mülklerine kavuşacak olmanın heye­canıyla yürüyorlardı. Nihayet, Mekke’ye bir saatlik bir mesa­feye geldiklerinde işin gerçek yüzünü anlamışlardı. Bir yanlış anlamanın kurbanı olmuşlardı! Gerçekten de zor bir durum­du; geri dönüp yeniden Habeşistan’a gitmekle Mekke’ye gir­mek arasında gidip geldiler bir müddet! Daha sonra da, bir kısmı geri dönüp Habeşistan’a gitmeyi; diğer bir kısmı da, ge­cenin karanlığını bekleyip Mekke’ye girmeyi tercih edecekti.
Evet, Habeşistan’a geri dönenler yine kurtulmuştu; belki, yakınlanna kadar geldikleri halde Resülullah’la görüşernemiş, Kabe’yi ziyaret edip arkadaşlanyla hasbihal de edememişler­di. Ancak, en azından Mekke’nin kin ve nefretinden korun­muş; huzur içinde ibadetlerini yapabilecekleri bir zemine yeniden kavuşmuşlardı. Mekke’ye geri gelenler ise, kendile­rine sahip çıkacak bir hami bulabilenler, bir müddetliğine de olsa işkenceden kurtulmuşlardı. Ancak diğerleri, yeniden eski günlere geri dönmüş ve kendilerini, eskisinden de beter bir sıkıntının içinde buluvermişlerdi. Bu sefer, müşrikler önceki gidişi de bildiklerinden dolayı işi ihtimale bırakmıyor ve kar­şılaştıklan her yerde söz ve tiille mukabelede bulunup işkence yapıyorlardı.

Mus’ab İbn Umeyr’in Durumu
Mekke’de bunalanların Habeşistan’a hicret haberini alın­ca Mus’ab İbn Umeyr de, ümitlenmiş ve bir yolunu bularak, hapsedildiği yerden kurtulup Habeşistan’a hicret etmişti. Al lah yolunda hicret eden ilk muhacirler arasında artık o da var­dı; ne anne şiddeti ne de babasının başında ekşimesi kalmıştı! Şimdi ise, zemherirde açan güneş gibi Habeşistan dönemi bit­miş; yeniden Mekke’ye dönmüşlerdi.
Annesi için bu, bulunmaz bir fırsattı ve döner dönmez tekrar hapsetmek istedi Mus’ab’ı! İkisi de kararlıydı ve ikisi de gözyaşı döküyordu; annesi, öz evladını kendince bir hayal uğruna kaybetmenin üzüntüsüyle ağlıyor, oğul ise, Hakk’a kalbinin kapılannı kapatıp üstüne gelen annesinin gereksiz inadına yanıyordu! Yüreği imanla dolup taşan bir delikanlı­nın, imana ateş püsküren bir anneyle imtihanı, küfürde inatla imanda ısrann bir mücadelesiydi!
Bu durum, kendi öz evladı Mus’ab’ı evinden kovacağı ana kadar da devam edecekti. Kendini dinlemeyen birine, ‘oğlu’ na­zanyla bakmayı düşünmüyordu Hunôs Binti Malik. Yine böyle bir gün, iyice sinirlenmişti. Israr etmişti; ama Mus’ab, Allah’ı inkar edip bir türlü putlara temenna durmuyordu. Duyduğu kin, evlat sevgisini gölgede bırakacak mahiyetteydi ve:
– Ne halin varsa gör. Artık ben senin annen değilim, de­yiverdi. Her şeyden mahrum etmişti Mus’ab’ı … Öz oğlunu kovup, evinin kapılannı sürgülerken, aynı zamanda imana da kalbini tamamen kapatmış oluyordu.
Bir annenin oğlundan kopması ne kadar zor ise, imana uyanmış bir evladın, annesini ‘ebedi yokluk’ içinde kendi ha­line bırakması da o derece dayanılmazdı. Ancak, dünya adına vazifesinde kusur etme niyetinde değildi Mus’ab! Mal-mülk de ne laf; gözünde ne dünya nimetleri ne de gelecek kaygısı vardı. Başta annesi olmak üzere bütün insanlığın imanı dol­durmuştu gözlerini ve bir sevda olmuştu onun için bu! Adeta yalvardı annesine:
– Ey anneciğim! Ne olur bir de beni dinle! Gel, sen de, yegane ilahın Allah ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Resülü olduğuna bir inanıver.
Davet ne kadar tatlı ve yumuşak ise, ona gelen cevap da o derece sert ve tavizsizdi:
– Yıldızlara yemin olsun ki, asla! Senin dinine girecek ka­dar ne aklımı kaybettim ne de şuurumu yitirdim!
Uğraşlar netice vermiyordu ve çaresiz vedalaşıp koptu ha­nesinden! Sıcak bir yuvadan kovulmuştu kovulmasına; ama dünyanın en sıcak bir gönlüne kuracaktı otağını! Geldi Resülal­lah’ın huzuruna, teslim oldu ona ve ayrılmadı bir daha!
Artık Mus’ab da, diğer sahabeler gibi, bulabildiği haşin li­baslar içinde, bazen karnı doyan, zaman zaman da açlıktan kıvranan bir insandı. O da artık, Habbabların, Bilallerin ara­sına girmişti. Güzel kokular sürmeye alışkın mübarek cildi, açlık ve sıkıntıdan, baharda kabuk değiştiren yılan derisi gibi kabarmış; pul pul dôkülüyordu.
Uzaktan meclise geliyordu bir gün! Yaklaşırken etrafın­daki sahabeletle birlikte gelişini seyrediyordu Allah Resülü (sallallalıu aleyhi ve sellem) de. Mus’ab’ın yorgun; ama huzurlu ha­lini süzen gözlere çoktan yaş yürümüştü; başlar öne eğildi… Hüzünlenmişlerdi beraberce!.. Zira Mus’ab, eski ve yıpran­mış, köhne bir elbise içindeydi. İslam’dan önceki durumunu bilenlere, onun bu hali çok dokunmuştu. Bilal, zaten fakirdi. Habbab ve Arnmar’ın da imkanlan iyi değildi; alışkındı onlar yokluğa! Ama Mus’ab öyle miydi? Gördükleri karşısında Re­smallah da dayanamadı ve şunlan söylemeye başladı:
– Bu gelen Mus’ab’ı ben, daha önce de görüyordum.
Anne-babası yanında Mekke’de ondan daha kıymetli biri yok­tu. O, bunlann hepsini Allah ve Resülü için terk etti ve geldi buraya!
O ise, bütün bu olup bitenlere aldınş etmiyordu. Zira, in­sana huzuru, elbise vermiyordu ki! Bir kalpte iman yoksa ka­lıp, bedeni sıkan sürekli bir işkenceydi. O’nun bir hedefi vardı; iman adına gökler ötesine uzanan bir vesileye tutunmuş, gün­den güne derinleşiyor ve sürekli mesafe alıyordu. Günbegün gelen ayetleri ezberliyor, Mürşid-i Ekmel’inden, dininin ince­liklerini öğrenip, hakkını vererek yaşamaya çalışıyordu.

Abdullah İbn Süheyl’in Gelişi
Hz. Abdullah, Kureyş üzerinde söz ve şiirleriyle etkinli­ğiyle bilinen, hitabeti dillere destan ve her meselede Kureyş’e akıl hocalığı yapan Süheyl İbn Amr’ın oğluydu. Efendimiz’i, ilk defa amcası Selıt İbn Amr’dan duymuş; Hz. Selit’in gay­retleri neticesinde Müslüman olan diğer amcalan Hôtıb ve Sekrôn’ıs: övgü dolu ifadelerine kulak vermiş ve çok geçme­den Efendiler Efendisi’ne gidip teslim olan eniştesi Ebu Sebre ve ablası Ümmü Gülsüm’deki değişimi de fark ederek İslami­yet hakkında kendisinde ciddi bir merak uyanmıştı.
Anlaşılan, Mekke’de yeni bir tatlı su kaynağı vardı ve de­mek ki, bunun farkına varan herkes, teker teker bu kaynağa koşuyor ve kana kana pınarlanndan ab-ı hayat yudumluyor­du. Her ne kadar babası Süheyl, bu gelişmelerden rahatsızlık duyup diliyle gelişmeleri hicvedse de amcalanna olan itimat ve güveni kendisini; babasının bu konuda haklı olmadığı so­nucuna götürüyor ve bu vesileyle de, gelenek olarak tevarüs ettiği bütün anlayışlannı teker teker sorguluyordu.
Derken bir gün, o da bu kaynağa koşmaya ve hayat bahşe­den pınarlanndan doya doya içip suya doymaya karar vermiş­ti; amcalannın şefkatle kucaklayan bakışlan arasında geldi huzura ve babasına inat, kelime-i tevhidi haykırarak Müslü­manoldu.
Ancak baba Süheyl, öyle kolay pes edecek birisine ben­zemiyordu; oğlu Abdullah’ın da gidip Müslüman olduğunu duyunca küplere binmişti ve geri döndürmek için her türlü vesileyi mübah göreceğini haykınyordu. Gerçekten de, dedi­ğini yaptı ve ilk karşılaşmalannda oğlu Abdullah’ı yakalayıp zincirlere bağladı. Günün her saatinde yediği dayaklar, ar­tık onun gıdası haline gelmiş; binbir hakaret ve tahkirler de bunun sos ve biberi gibi olmuştu. Hz. Abdullah için bunlar, tahammül edilemez sancılardı. O kadar hiddet ve kararlılıkla üzerine geliyordu ki, iman adına bir kelime bile duymak is­temiyor, her defasında sözü, oğlu Abdullah’ın ağzına tıkarak tek kelime bile etmesine müsaade etmiyordu. Hali, Arnmar’ın haline çok benziyordu; şu kadar ki, Arnmar’ın başında ekşiyip ona işkence edenler yabancılar iken Abdullah’ı inim inim in­leten, bizzat öz babasıydı.
Zincirlere bağlı bulunduğu yerden, Habeşistan’a hicret haberini almıştı. Amcası Sekran da Habeşistan’a gidenler arasındaydı. Bir ömür böyle bağlı kalıp da her an babasından dayak yiyecek hali yoktu ve kafasına koymuştu, bir fırsatını bulup kaçacak ve Habeşistan’a gidecekti.
Dediğini de yaptı Hz. Abdullah. Beri tarafta ise, öfkeli baba Süheyl, oğlunun da elinden kurtularak Habeşistan’a git­tiğini duyunca çılgına dönmüştü; etrafına tehditler savuruyor ve bir gün yeniden eline geçirdiği zaman, ona yapacaklannı sıralıyordu bir bir.
İşte bu sırada, Mekkelilerin Müslüman olduğu haberiyle sevinen ve babasının da yumuşamış olabileceğini tahmin eden oğul Abdullah da, Habeşistan’ dan dönüyordu. Haberi alır al­maz Süheyl, oğlu için düşündüklerini hayata geçirmek için sa­bırsızlanmış, büyük bir hırsla oğlunun yolunu gözler olmuştu. Nihayet, Mekke’ye gelir gelmez de hemen üzerine çullanmış ve onu bir daha da çözülmernek üzere bağlamıştı. Artık Hz. Ab­dullah için, mütemadi işkence vardı. Tek başına bir mahzende, açlıktan kıvrım kıvrım ve her daim üzerinde ekşiyen bir baba­nın hakaret ve şiddetine karşı artık dayanamaz olmuştu. Hz. Ammar’ın yaşadıklannı o da duymuştu ve böyle bir durumda Allah’ın kendisine tanıdığı ruhsatın da farkındaydı; işkenceler dayanılmaz bir hal alınca da bu ruhsatı kullanmaya karar verdi. Böylelikle, babasının dediklerine ‘evet’ diyecek ve böylelikle bir nebze rahat nefes alacaktı. Gerçekten de öyle oldu; oğlunun uslanıp terbiye olduğu­nu gören Süheyl, Hz. Abdullah üzerindeki baskılarını yavaş yavaş kaldırmaya başladı. Ancak, bu süre içinde yine de ihti­yatı elden bırakmıyor; uzaktan tepkilerini ölçüp, baba sözüne yeniden gelişindeki samimiyeti kontrol etmeye çalışıyordu. Bir noktadan sonra, artık hiç tereddüdü kalmamış ve oğlu Abdullah’a yeniden güven duymaya başlamıştı. Bu hal, Bedir Savaşına kadar devam edecekti.

İkinci Hicret
Sıkıntı, her geçen gün katlanarak büyüyordu ve nihayet Resül-ü Kibriya Hazretleri, çözümün yine Habeşistan’a git­mekle mümkün olabileceğini söyleyecekti. Zira önce giden­lerin orada hangi şartlarda olduklannın da haberi alınmıştı ve bu sebeple Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de henüz bulunmayan bir rahatlığı daha fazla insanın elde ede­bilmesi için ümmetine Habeşistan’a gitmeleri hususunda tah­şidatta bulunuyordu. Ancak gönül, Resül-ü Kibriya’yı da ara­lannda görmek istiyordu. Onun için Hz. Osman, Efendimiz’e şunlan söyleyecek ve aralannda şu diyalog geçecekti:
– Ya Resülallahl İlkinde biz gittik ve şimdi ikincisinde yeniden Necaşi’ye gideceğiz! Keşke Sen de bizimle beraber olsan!
– Sizler, hem Allah’a hem de bana hicret etmiş oluyorsu­nuz; dolayısıyla size iki hicret sevabı var!
– Bize bu yeter ya Resülallahl
Artık zaman, yola çıkma zamanıydı. Ancak bu, müşrikle­rin de bildiği bir yoldu; kendilerince tedbir almışlardı ve yeni­den ellerinden kaçırmamak için daha dikkatli davranıyorlar­dı. Bir de bu sefer, daha kalabalık bir grup gidecekti. Öyleyse, olduğundan daha çok dikkat ve kimseye hissettirmerne adına daha çok tedbir ve işi ihtimale bırakmadan daha kontrollü ha­reket etmek gerekiyordu.
Derken bir gece vakti yeniden yola düşülmüş ve peyder­pey sahile doğru bir yolculuk başlamıştı. On sekizi kadın top­lam yüz bir kişi idiler.362
Bütün tedbirlere rağmen yine de Müslümanların ayn­lıp gittiklerini duyan Kureyş’te büyük bir telaş yaşanıyordu. Önceki gidişin neticesini ve Necaşi’nin Müslümanlara yaptığı muameleyi de biliyorlardı. Şimdi gidenlerin sayısı ise, önce­kine nispetle daha fazlaydı. Çok büyük bir problemle karşı karşıyaydılar; kendi avuçlannın içindeyken çözemedikleri bu meselenin, ülkeler arası bir konuma sıçrayıp da genele mal olduğunda üstesinden nasıl gelebilirlerdi ki! Yok, yok; mese­le, kendi kontrollerinden çıkmak üzereydi! Zaten Hamza ve Ömer’i kaybetmiş olmanın hüznü bellerini bükmüş, bu düş­man belledikleri cepheye büyük bir güç katmıştı. Şimdi ise mesele, kontrollerinin tamamen dışında bir zemin bulmuştu.
Hemen bir araya gelip kalıcı ve kesin bir çözüm üzerinde derin derin konuştular. Neticede ittifak ettikleri husus, ne ya­pıp edip Necaşi’yi ikna etmek ve ellerinden kaçırdıklan Müs­lümanlan kendilerine teslim etmesini sağlamaktı. Bunun için aralanndan, bu işin üstesinden gelebilecek iki adam seçtiler; bunlar, Amr İbnil-As ve Abdullah İbn Ebi Rebia idi.363 Her ikisi de, kralların huzurunda nasıl konuşulacağını bilen ve aynı zamanda Necaşi ile muarefesi olan kimselerdi.
Kureyş, işi şansa bırakmak istemiyordu; bunun için her iki elçilerine de tembih üstüne tembihlerde bulunuyor ve na­sıl hareket etmeleri konusunda yol gösteriyorlardı. Bir de, başta Necaşi olmak üzere kralın etrafındaki etkin isimlere çok özel hediyeler hazırlamışlardı. Hatta bu hediyeleri nasıl vere­cekleri konusunu bile bütün detayına kadar elçilere anlatıyor, kraldan önce kralın adamlanna hediyelerini vererek önce on­lan ikna etmeleri, arkasından da Necaşi’ye hediyesini takdim ederek gidenleri geri verme talebinde bulunmalan gerektiğini söylüyorlardı. Planlanna göre, önceden hediyelere boğularak. ikna edilen, yakın markaja alınarak kulislerde yönlendirilen vezir ve din adamlan da, kendi elçilerini destekleyecek ve böy­lelikle Necaşi de, herkesin ‘olur’ dediği bir meselede aksi isti­kamette beyanda bulunmayacak ve Müslümanlan kendilerine teslim edecekti!

Necaşi’ye Giden Mektup ve Necaşi’nin Cevabı
Bu arada Allah Resülü (sallallabu aleyhi ve sellern), Amr İbn Ümeyye ile bir mektup göndererek Necaşi’den, kendi ülkesi­ne gelen Ca’fer İbn Ebi Talib ve arkadaşlanna sahip çıkmasını talep ediyordu. Demek ki mesele, sadece kulaktan duyma bil­gilere dayanmıyor ve ilişkiler, derin bir bilginin üzerinde yü­rütülüyordu. Hatta, sadece bu bilgilere de dayanılmıyor, aynı zamanda gelişmeler konusunda haberleşilerek gidişatın riske girmesinin önüne geçilmek isteniyordu. Mektubunda şunlan söylüyordu:
– Bismillahirrahmanirrahim.
Allah’ın Resülü Muhammed’den, Necaşiyyi’l-Esham’a, Allah’ın selamı senin üzerine olsun! Seni vesile ederek
Ben; Melik, Kuddüs, Mü’min ve Müheymin olan Allah’a hamd ederim. Ben şehadet ederim ki Meryem oğlu İsa, Allah’ın, Betül, Tayyibe ve iffetli Meryem’e ilka ettiği bir ruh ve keli­mesidir; O (celle celaluhü), Adem’i kendi yed-i kudreti ve neflıa-i sübhaniyesi ile yarattığı gibi Meryem’in hamile olduğu İsa’yı da kendi ruh ve neflıasından yaratmıştır.
Ve Ben seni, yekta ve eşi-benzeri olmayan Allah’a ve O’nun dostluğuna; Bana tabi olup, Hak tarafından getirdikle­rimle Bana iman etmeye davet ediyorum. Çünkü Ben, Allah’ın Resülü’yüm.
362 Bu rakamı, on dokuz kadın toplam yüz iki olarak bildiren rivayetler de vardır.
Bkz. İbn Sa’d, Tabakat. 1/207
363 Bazı rivayetlerde bu elçilerin ikincisi, Abdullah İbn Ebi Rebia değil de, Uma­ra İbniı’l-Velid olarak geçmektedir. Bkz. İsfehani, Delail, 100 vd.
Ben sana, amcaoğlum olan Ca’fer İbn Ebi Talib ve onunla birlikte Müslümanlardan bir grup gönderdim. Yanına geldik­lerinde onlara, misafirperverliğini gösterip ülkende kalma im­kanı ver ve onlara zorluk çıkarma! Şüphe yok ki Ben, seni ve ordunu Allah’a davet ediyorum.
Ben, Bana düşen tebliğ vazifemi yerine getirip nasihatimi yap­tım; sizler de bunu Benden kabul edin!
Selam, hidayet yolunu tercih edip ona tabi olanların üze­rine olsun!
Efendiler Efendisi’nin mektubunu alıp okuduktan son­ra Necaşi, hislerini de ifade eden bir mektup yazıp Mekke’ye gönderecekti. Bu mektubunda şu ifadeler yer alıyordu:
– Allah’ın Resülü Muhammed’e, Necaşiyyi’l-Esham İbni­’l-Ebcer’den …
Allah’ın selam, bereket ve rahmesi Senin üzerine olsun ey Allah’ın Nebisi! O ki, O’ndan başka ilah yoktur ve beni de O, İslam’la hidayete erdirmiştir!
Senin mektubun ve İsa hakkında zikrettiğin şeyler bana ulaştı ey Allah’ın Resülül Sema ve arzın Rabbine and olsun ki İsa, Senin zikrettiklerinden fazla bir şey söylememiştir. Se­nin bize gönderdiklerinden ve amcaoğlunla arkadaşlannın anlattıklanndan çok şey öğrenip marifet sahibi olduk. Ben şehadet ediyorum ki Sen, Sadık ve Musaddak olarak Allah’ın Resülü’sün. Ben de, Sana tabi oldum ve amcaoğluna beyat edip huzurunda illernlerin Rabbi için iman edip teslim oldum. Sana, oğlum Eriha İbn Esham İbn Ebcer’i gönderiyorum. Ve ben, sadece kendime malik bulunuyorum; şayet huzuruna gelmemi emredersen, onu da yapanm ya Resülallahl Çünkü ben biliyorum ki, Senin söylediklerinin hepsi de haktır.364
Necaşi’nin mektubundan da anlaşılacağı üzere o, Efendi­ler Efendisi’nin davetine icabet ediyor ve kendi ülkesine gelen Müslümanlara sahip çıkacağını söylüyordu. Hatta, bunun da ötesinde, arzu ettiği taktirde saltanat ve melikliği de bırakıp huzuruna geleceğini peşinen söylüyor ve bunun için de, bir işaretinin kifayet edeceğini ortaya koyuyordu. Başlı başına bu haberleşme bile, bugün aynı yolda yürü­meye çalışanlara çok yönlü bir strateji olarak kaynaklık et­mektedir.
364 İbn Kesir, el-Bidaye, 3/83-84

Ebu Talib’in Çabası
Gerçekten de bu, kendi lehlerine kamuoyunu oluştura­bilmek için Kureyş’in kurguladığı, bugünkü manada medya­tik bir plandı ve bu planla sonuç almak, o günkü şartlardada kuvvetle muhtemel gözüküyordu. Onlann bu planını duyar duymaz, yine amca şefkati -hem de bu sefer, sadece yeğeni için değil; içinde kendi oğlu Ca’fer’in de bulunduğu, yeğeni­nin Habeşistan’daki emanetleri adına- devreye girecek ve Mekke’deki Ebu Talib, şiirin gücünü kullanarak deniz aşın Habeşistan’daki Necaşi’ye şöyle seslenecekti:
– Keşke bilseydim; uzakta Ca’fer, Amr ve akraba olduğu halde düşmanlıkta ilk sırayı alan insanlar neler yapmaktalar?
Acaba Necaşi, Ca’fer ve arkadaşlannı ihsanla kucaklaya­cak mı yoksa buna, şerri tahrik eden bir şeyengel mi olacak?
Ey Melik! Bil ki sen, kötülük karşısında müteyakkız, onur­lu ve kerim bir zatsın; senin yanına sığınan insanlar, senin ha­riminde huzur bulurlar.
Bil ki Allah sana, maddi-manevi büyük bir imkan vermiş; aynı zamanda sen, iyilik ve hayır yollannın hepsine de malik­sin.
Ve sen, cömert ve ihsan sahibi birisisin; sakın ha bu ihsan ve cömertlikten o düşman olan akrabalar da faydalanıp sana bir kötülük yaptırmasınlar!
Görüldüğü gibi Ebu Talib, sadece yeğeni Muhammedü’l­Emin’i koruyup kollamakla kalmıyor; aynı zamanda O’nun emanetlerine de sahip çıkarak deniz ötesi ülkelere sesini du­yurmaya çalışıyordu. Sahip çıktıklannın arasında, kendi oğlu Ca’fer de vardı. Mekke, gidenleri geri getirme telaşına kapıldı­ğı halde o, kendi oğlu bile olsa onun, Habeşistan’da daha gü­venli olduğunu düşünüyor ve bir baba şefkat ve merhametini bir kenara bırakarak oğlunun da orada kalmasını istiyordu. Bu talebini de, o günün en etkin iletişim vasıtası olan şiirle dile getiriyor; karannı vermeden önce Necaşi’nin kulağına kar suyu akıtıyordu.
Elçiler ve Necaşi
Nihayet Müslümanlar, yeniden Habeşistan’a gelmiş ve yine burada, namazlannı rahat kılıp Kur’an’lannı da gürül gürülokumaya başlamışlardı. Çok geçmeden arkalanndan, Kureyş’in iki elçisi de, kucak dolusu hediyeleriyle birlikte Habeşistan’a çıkageldi. Mekke önderlerinin kendilerine anlat­tıklan şekilde önce, fert fert bütün din adamlarının ve sarayda etkin olabilecek her bir görevlinin yanına giderek hediyelerini takdim etmeye başladılar. Yanına uğradıklan her insandan, kralın yanında kendilerini desteklemeleri ve bu ülkeye gelen Müslümanlan geri göndermeleri konusunda yardımlannı ta­lep ediyorlardı. Bunun için de şöyle diyorlardı:
– Şu anda Melik’in ülkesine, bizim aramızdan kaçkın ve sefih gençlerimiz gelip sığınmışlardır; bunlar, kendi dinlerini bırakan; ama sizin dininizi de tercih etmeyen, bizim de sizin de bilmediğiniz yeni yetme bir dinle ortaya çıkan insanlardır. Nihayet biz, Melik’in yanına da girip onlan bize teslim etmesi­ni isteyeceğiz. Sizden ricamız, onun huzurunda mevzu günde­me geldiğinde bizi destekleyip, onlarla konuşmadan hepsini bize teslim etmesini sağlamaya yardımcı olmanızdır. Çünkü, arkada bıraktığımız Mekke’nin göz ve kulağı, burada gelişecek işin üzerinde!
Yaklaşım çok sinsice ve talep de, kendilerince çok masum idi. Hatta, “Kendi ülkelerini karıştırıp ikilik çıkardıkları yet­mediği gibi bir de gelmişler, sizin ülkenizde de anarşi çıkara­caklar, çoluk-çocuğunuzu aldatıp dininizi ifsat edecekler ve neticede sizin de otoritenizi sarsacaklar.” gibi ifadelerle asıl­sız yakıştırmaları peşi peşine sıralıyorlar, kendilerini de, açık birer uyarıcı olarak tarif ediyorlardı. Bunun için uğradıklan her bir insan da:
– Peki, tamam; yardımcı oluruz, diyordu.
Nihayet, herkesin yanına uğranmış ve sıra, Necaşi’nin he­diyelerini takdim edip konuyu huzurda açmaya gelmişti. Ran­devular alındı ve günün birinde, Necaşi Mekke temsilcilerini kabul etti.
Selam ve temennilerden sonra Amr İbnü’l-As ve Abdullah İbn Ebi Rebia, sözü ana konuya getirdiler. Diyorlardı ki:
– Ey Melik! Duyduk ki bizim aramızdan bazı sefih ve ne yaptığını bilmez gençlerimiz, kendi kavimlerinin dinini bıra­kıp sizin ü1kenize sığınmışlar. Halbuki onlar, sizin dininizi de kabullenmiş değiller; bizim de sizin de bilmediğiniz yeni bir din ortaya çıkarmışlar! Geçmiş dedelerimiz ve şeref sahibi atalarımız hürmetine onları bize teslim etmeni talep ediyoruz. Çünkü onların gözü bu gençlerin üzerinde; ne yaptıklannın da farkındalar ve bu işin nereye gittiğini de görüyorlar!
Bunu Necaşi’ye söylerken Amr ve Abdullah’ın gözleri, bir taraftan da yüzlerdeki ifadeleri süzüyor ve onlar gidişatı tah­min etmeye çalışıyorlardı. Necaşi’nin yüz ifadeleri pek de hoş­larına gitmemişti; kendilerini yeterince dinlemediğini ve me­seleye şartlı baktığını düşünüyorlardı. Ancak, konuyu buraya kadar taşımışken netice almadan geri dönmek de istemiyor­lardı. Bu sebeple, etrafta halkalanmış din adamlan ve vezir­lerle göz göze gelmeye çalışıyor ve onların da desteğini alarak, daha kral ‘hayır’ demeden ağzından Çıkacak sözü ‘evet’e çevir­meye gayret ediyorlardı. Bu arada, huzuruna çağırma ihtimaline binaen, Müslümanlar hakkında bazı ön bilgiler vermeyi ve meliki onlar hakkında şartlandırmayı da ihmal etmeye­ceklerdi; herkes gibi selam vermediklerinden ve melikin oto­ritesini kabul etmeyerek ona secdeye yanaşmayacaklanndan bahisler açıyorlardı.
İşin burası, içeriden bir desteğin gelmesi gereken yerdi ve nihayet, aralanndan bir papaz ileri atılıp:
– Ey Melik! Bunlar doğru söylüyorlar! Kavimlerinin göz ve kulağı bunlann üzerinde; en iyisi, kendi hesaplannı kendi­lerinin görebilmeleri için bu adamlan teslim edelim gitsin!
O ana kadar sesini çıkarmayan Necaşi kızmıştı. Devlet işi, ciddiyet isterdi. Öyle, iki dudak arasından çıkan birkaç cüm­le ile ve muhataplan dinlemeden kimsenin hakkında hüküm vermek, adalet ölçüleriyle bağdaşmazdı. Zaten öyle olsaydı, masum insanlar kendi ülkesini tercih etmez; bir başka belde­ye sığınırlardı. Ani bir refleksle şunlan söylemeye başladı:
– Hayır, vallahi de olmaz! Bunlan, onlara asla teslim edemem! Bazı insanlar, başka ülkeler yerine gelip benim ül­kemde kalmayı ve benim adaletimi tercih edecek ve ben de, şu iki adamın sözlerine dayanarak onlan kendi ellerimle teslim edeceğim; olacak şey değil! Onlan dinlemem lazım; şayet ger­çekten bu iki adamın dedikleri gibi bir durum varsa o zaman teslim ederim. Ancak durum, sanıldığından farklı ise, işte o zaman ben, asla onlan teslim etmem ve ülkernde huzur içinde kalmalan için kendilerine daha çok imkan tanır; inançlannı yaşamalan konusunda elimden gelen yardımı yapanm.
Bir anda ortalık buz kesilivermişti! Mekke temsilcileri ne niyetle gelmiş ve Necaşi üzerinde baskı kurabilmek için ne oyunlar oynamışlardı; ama bunlann hiçbiri netice vermiyor ve yine kral, kendi bildiği gibi hareket ediyordu. Ancak, öyle hemen pes etmemek gerekiyordu.
Bu arada Necaşi, ülkesine sığınan Müslümanlan da huzu­runa davet etmiş ve bir de onlan dinlemek istemişti. Kendilerine Necaşi’nin daveti gelince, zaten gelişmelerden haberdar olan mü’minler kendi aralannda konuşmaya başladılar:
– Huzuruna gittiğimizde bu adama neler söyleyeceğiz?
– Allah’a yemin olsun ki bildiklerimizi ve Resülullah’ın,
neler olup biteceğini görüp de bize daha önceden söyledikle­rini söyleyeceğiz!
Derken huzura gelinmiş ve olup bitecekler beklenmeye başlanmıştı. Gelişlerinde bile ayrı bir farklılık vardı ve bu, huzurdakilerin de dikkatinden kaçmamıştı; selam veriyorlar ve diğerleri gibi kralın huzurunda secde etmiyorlardı! Döndü onlara Necaşi ve ardı ardına şunlan sormaya başladı:
– Söyleyin bakalım ey cemaat! Buraya niye geldiniz, ha­liniz nicedir ve niye beni tercih ettiniz? Halbuki siz, ne ticaret ehlisiniz, ne de ülkeniz adına benden bir talepte bulunuyorsu­nuz! Zuhür eden Nebi’niz kim ve bu işin aslı nedir? Hem, niye sizler bana diğer insanlar gibi selam vermediniz? Bir de, Mer­yem oğlu İsa hakkında neler düşünüyorsunuz? Hem, söyleyin bakalım; şu sizin, kavminizin dinini bırakarak benim dinime de buralardaki herhangi bir topluluğun dinine de girmeyen dini anlayışınız nedir?

Ca’fer İbn Ebi Talib’in Çıkışı
Bu arada Necaşi, din adamlannı huzuruna çağırmış ve temel kitaplannı da önüne açıp serdirmişti. Belli ki, din adı­na İslam’ın getirdiği yeniliklerle kendi anlayışlannı muka­yese edecek ve bir sonuca gitmeye çalışacaklardı. Onun için, efradını cami, ağyanna mani bir cevap verilmeliydi. Kısa bir duraksamanın ardından, aralanndan Ca’fer İbn Ebi Talib öne atıldı ve önce:
– Ey Melik! Bizler seni, Resülullah’ın selamıyla selamladık ki bu selam, aynı zamanda cennet ehlinin selamıdır; onunla biz, iç dünyamızda yeni bir hayat buluruz. Secdeye gelince biz, sadece Allah’a secde eder, O’ndan başkasına secde etmekten yine O’na sığınınz, diyerek iki temel meseleye açıklık getirdi. Ardından, sözün mecrasını değiştirerek Melik’ten:
– Şu elçilere üç soru sormanızı talep ediyorum, ricasında bulundu.
– Sor öyleyse, diyordu Necaşi,
– Bizler, efendilerinin elinden kaçmış köleler miyiz ki bunlar, bizi efendilerimize teslim etmek için gelmişler?
Hiç beklenmedik bir çıkıştı ve Necaşi elçilere yönelerek: – Bunlar, köleler miydi ya Amr, diye sordu. Öldürmek isteseler de yiğidin hakkını vermek gerekiyordu. İstemeseler de:
– Hayır, bilakis onlar kerem sahibi insanlar, dediler. İlk raund tamamdı. İkinci soruyu yöneltti Hz. Ca’fer:
– Ona sorar mısın ey melik! Bizler, haksız yere kan akıtıp da kısastan kaçmış kimseler miyiz ki bunlar, adaleti temin için bizi geri istiyorlar?
Belli ki Hz. Ca’fer, er meydanında kelimelerin silaha dö­nüştüğü bir cenk ateşini tutuşturmuştu. Ne de olsa, sözün bü­yülü bir gücü vardı ve bundan istifade etmek istiyordu. Keli­meler, üstesinden gelinemez silaha dönüşüyor ve küfür adına dikilrnek istenilen kaleleri düşürüyordu teker teker! Necaşi yine elçilere dönüp sordu:
– Bunlar, haksız yere bir cana mı kıydılar?
– Hayır, bir damla bile kan akıtmadılar, diyordu Amr. Zaten, gerçek fazilet, düşmanın bile takdir etmek zorunda kaldı­ğı fazilet değil miydi? Şimdi sıra son sorudaydı:
– Bunlara söyler misin ey melik! Bizler, insanların malla­nnı batıl yolla almış insanlar mıyız ki bunlar, gelip de bizden bunların hesabını soruyor, gaspettiğimiz mallarını geri istiyor­lar?
Melikin gözü yine elçilere yönelmişti; kimseyi öldürme­miş, ırz ve namusa göz dikmemiş ve efendilerine isyan ederek isyan etmemiş olan bu insanlardan o zaman ne istenebilirdi ki? Onun için Necaşi, Ca’fer’in son sorusunu Amr’a yöneltir­ken üslubunu değiştirecek ve şöyle diyecekti:
– Şayet bunların size bir borcu varsa onu ben tekeffül edi­yorum!
Elçiler açısından iş, daha başlarken kontrolden çıkıyordu.
Onun için sadakatten ayrılmamak gerekliydi ve Amr:
– Bir kırat bile borçlu değiller, cevabını verdi. Bu sefer, soru sorma sırası melikteydi:
– Peki, öyleyse bu adamlardan siz ne istiyorsunuz? Huzurdaki sessizliği, daha da derinleştiren bir soruydu bu. Söyleyebileceği tek bir şey vardı ve onu ileri sürdü:
– Daha önceleri biz, aynı dine inanır ve bir inanç etrafın­da bütünleşirdik; şimdi ise bunlar, o birliği terk ettiler ve biz de onlann peşine takıldık!
Anlaşılan, esas meseleye sıra şimdi gelmişti. Kral, Hz.
Ca’fer’ e döndü:
– Bugüne kadar üzerinde olduğunuz anlayış ne idi, şimdi nasıl bir din üzeresiniz, diye sordu. Hz. Cafer:
– Ey Melik! Daha önce biz, cahil ve şeytanın elinde oyuncak haline gelmiş bir topluluk idik; putlara tapar ve ölü eti yerdik! Fuhşiyatın her türlüsünü yapar, akrabalık bağlannı gözetmez ve komşuluk haklannı da hiçe sayardık. Doğrusu, aramızda kim güçlü ise o, zayıf ve güçsüz olanımızı ezer ve iflah etmezdi. Derken Allah, aramızdan nesebini, doğruluk ve güvenirliliğini bildiğimiz, emanete riayetteki hassasiyetini müşahede ettiği­miz ve iffeti dillere destan bir peygamber gönderdi; bizi Alla­h’a, O’nu tek ve yekta kabul edip bilmeye, O’ndan başkasına ibadet etmemeye ve atalanmızdan kalma bir alışkanlığı devam ettirerek taş ve toprak cinsinden kendi elimizle yapıp sonra da karşısına geçerek taptığımız putlara ibadetten vazgeçmeye ça­ğırdı. Aynı zamanda O bizi, sözün en doğru olanını söylemeye, emanete riayet ederek verilen sözü yerine getirmeye, akraba­lar arasındaki bağları güçlü tutup birbirimizi ziyaret etmeye ve komşulanmızla iyi geçinip yakınlık kurmaya davet edip bun­ları emretti. Buna mukabil de, her türlü haramdan kaçınma­mızı, kan akıtmamızı, her türlü fuhşiyata bulaşmayı, dedikodu yapıp yalan söylemeyi, yetim malı yemeyi, namus ve iffetiyle yaşayan kadınlara iftira etmeyi de bize yasakladı. Ayrıca, tek ve yekta olan Allah’a ibadet etmemizi, O’na hiçbir şeyi şerik koşmamamızı, namaz kılıp oruç tutmamızı ve zekat vermemizi emretti. Bizler de, O’nun dediklerini kabul ederek O’na iman edip tasdikte bulunduk. O’nun Allah’tan bize getirdiklerinin peşinde olup bir olan Allah’a ibadet etmeye ve O’na hiçbir şeyi denk tutmamaya başladık. Artık, O’nun haram kıldığını haram görüyor, helal olarak ilan ettiğini de helal biliyorduk. Ta ki, işte bu kavmimiz, bize karşı büyük bir mücadele, arkası kesilmez bir düşmanlık başlattı; işkencenin her türlüsüne maruz bıra­kıp, bizi dinimizden döndürerek Allah’a yönelmemizi engel­leyip, her türlü harama yeniden bulaşmamızı istedi. Yeniden el yapımı putların peşinde sürükleyebilmek için de ellerinden gelen her türlü kötülüğü reva gördüler. Bunun için de üzerimi­ze gelip işkenceyi yoğunlaştırdıklannda, zulümle üzerimizde baskı kurup işin dozajını artırdıklarında ve dinimizle aramı­za girmeye çalıştıklannda biz de, senin memleketine sığındık. Seni, diğer ülkelere tercih ederek buraya geldik; senin iklimin­de kalmayı yeğledik ve senin huzurunda zulüm görmeyeceği­mizi umarak adaletinesığındık, ey Melik, dedi.

Hz. Ca’fer’in, süreci bir çırpıda özetleyen bu veciz beya­nından hemen sonra Necaşi:
– O’nun Allah’tan getirdiklerinden sizin yanınızda var mı, diye sordu. Anlaşılan maya tutmuş ve Necaşi ilk sinyali ver­mişti. Heyecanla Hz. Ca’fer, yeniden ileriye atılıp:
– Evet, var, dedi.
– Onu bana okur musun, deyince de, Meryem suresi­nin başından başlayarak okumaya başladı. Hücrelere kadar işleyen lahüti bir sesti bunlar … O kadar ki, çok geçmeden Necaşi’nin yanaklarından süzülen damlalar çarptı gözlere … Mecliste bulunan diğer insanlan taradı gözler; din adamlan da, Necaşi’yle birlikte gözyaşı döküyorlardı! Sakallar gözyaş­lanyla ıslanmış, önlerine açılan kitapların sayfalanna göz pı­narlanndan kutsi damlalar düşmeye başlamıştı. Bir noktaya gelince Necaşi müdahale etti:
– Vallahi de, İsa’ya gelenlerle bunlar, aynı aydınlıktan kaynaklanan nurun birer parçası ve belli ki aynı kandilden kaynaklanıyor! Söylediklerinizin hepsi de doğru; sizler de doğru söylüyorsunuz Nebi’niz de Sadıkıı’l-Emin.
Sonra da, Kureyş’in iki elçisine döndü ve:
– Haydi, sizler de geldiğiniz yere gidin; vallahi de bunla­n size, asla teslim edecek değilim, diye çıkıştı. Elçiler, büyük bir şok yaşıyorlardı; tabii ki, huzurdaki kıssis u ruhban, vezir ü viizera da! Çaresiz, boyunlarını bükerek çıktılar huzurdan. Ancak, öyle kolay pes edecek gibi gözükmüyorlardı. Kendile­rini destekleyecek gayr-i memnunlan bulmak da zor görün­müyordu. Ortamın havasını değerlendiren Amr İbnü’l-As, arkadaşına yöneldi ve:
– ValIahi de yarın ben, öyle şeyler ortaya koyacağım ki, onunla buradakilerin kökünü temizleyeceğim, dedi. Abdullah İbn Ebi Rebia, daha ihtiyatlıydı:
– Gerek yok! Öyle bir şey yapma! Her ne kadar bize muha­lefet etmişlerse de onlar, yine de bizim akrabalarımız, diye kar­şılık verdi. Bir miktar daha aralannda konuştular ve neticede, ertesi gün yeniden kralın huzuruna çıkmaya karar verdiler.
Ertesi sabah yine merasim başlamış ve iki elçi de huzura gelmişti. İlk fırsatta Amr İbnü’l-As ileri atıldı ve:
– Ey Melik! Şüphesiz onlar, Meryem oğlu İsa hakkında çok büyük laflar ediyorlar!
Ortaya atıları her şüphe yeni bir ümitti onlar için … Hz. İsa, onlar için her şeydi. Bir anda zihinlerde sorular peş peşe sıra­lanıverdi; acaba ne diyorlardı? Herkesin huzurunda umuma mal edilen böyle bir bilgi, yine herkesin huzurunda tebeyyün etmeliydi. Onun için Necaşi, haber gönderip Müslümanlan da huzuruna davet etti ve gelir gelmez de hemen sordu:
– Sizler, Meryem oğlu İsa hakkında ne diyorsunuz? İş, yine Ca’fer İbn Ebi Talib’e düşmüştü. Öne çıktı ve:
– Resülullah’ın bize anlattıklannı söylüyoruz; şüphesiz O, Allah’ın kulu ve insanlara gönderdiği elçisi, kendi ruhun­dan bir parça, iffet ve haya sahibi Hz. Meryem’e ilka ettiği bir kelimesiydi, dedi. Zaten bu, Necaşi’nin de beklediği bir cevap­tı. Heyecanla yerinden kalktı; eline bir baston aldı ve onunla yerde bir çizgi çizdi. Ardından da:
– ValIahi de, Meryem oğlu İsa hakkında senin dedikle­rinle bizim bildiklerimiz arasında, bastonun çizdiği şu çizgi kadar bile fark yok, dedi. Bu sözü krallanndan duyan bazı din adamlan homurdanmaya ve rahatsızlıklannı dile getirmeye başlamışlardı. Buna rağmen Necaşi, Hz. Ca’fer ve arkadaşla­nna dönerek şunlan söyledi:
– Allah’a yemin olsun ki sizler, aleyhinizde tuzak kurup da size kötü muamele edenlerin şerrinden emin olarak ülkem­de kalın. Size yan bakan, karşısında beni bulacaktır! Size yan bakan, karşısında beni bulacaktır! Size yan bakan, karşısında beni bulacaktır! Yemin olsun ki, sizden birisinin başı ağnya­caksa, dağlar dolusu altına bile malik olsam onu istemem!
Bunlan söyledikten sonra N ecaşi, etrafındaki vezirlerine döndü. Belli ki, daha diyeceği şeyler vardı. İstiğna duyguları içinde, “Bunlar burada olduğu sürece üzerimde baskı oluştu­rur ve adil karar veremem.” dercesine şunlan söyledi:
– Şu adamlann getirdiği hediyeleri de kendilerine geri verin, onlara benim ihtiyacım yok! Vallahi de Allah, bana bu saltanatı verirken rüşvet almadı ki, ben onlardan bu rüşveti kabul edeyim!
Bu, Kureyş adına büyük bir yıkımdı; huzurdan çıkarken elçilerin perişan hali yürüyüşlerine de yansımış; karşılaştıkla­n muamele adeta bellerini bükmüştü, Ne beklemişlerdi; şim­di ise ne ile karşılaşıyorlardı!
Bundan böyle, Müslümanlar için Habeşistan; namazların rahat kılındığı, Kur’an’ın açıktan okunduğıı ve İslam adına gelen yeni mesajların kendi aralannda rahatlıkla paylaşıla­bildiği emin bir beldeydi. Hatta, bir müddet sonra Necaşi’nin ülkesine bir saldın vukü bulacak ve bu hadise münasebetiyle Müslümanlarda büyük bir endişe baş gösterecekti. Bu süre içinde, dua adına eller Necaşi için kalkacak ve Necaşi’nin ye­niden galip gelip de huzur ortamını devam ettirebilmesi için manevi destek sağlanacaktı. Nihayetinde, savaşın galibinin de Necaşi olduğu haberini alan Habeşistan muhacirleri, büyük bir sevinç yaşayacak ve kendilerine bu imkanı yeniden nasip eden Allah’ a hamd edeceklerdi. 365

Habeşistan’dan Mutlu Haberler
Beşer yolculuğu Habeşistan’da da devam ediyordu; bu­rada ölüp de ebedi aleme göçenler olduğıı gibi yeni dünyaya gelen talihli insanlar da vardı. Hemen her gün, orada da yeni gelişmeler oluyor ve bunlar, peyderpey Mekke’ye de intikal ediyordu.
Hatıb İbn Haris’in burada, Muhammed ve Hôris adında iki çocuğu olmuş; çok geçmeden de, Hatıb’ın Habeşistan’da vefat ettiği haberi gelmişti.366 Bir ölüm haberi de, Muttalib İbn Ezher ve Tuleyb İbn Ezher kardeşlerden gelecekti; Ab­durrahman İbn Avfın amca oğullan olan her iki sahabe de, Habeşistan’da vefat edecek ve Müslümanlık adına birer alem olarak burada kalacaklardı.
Aynı zamanda Habeşistan, Müslüman bir ailede dün­yaya gelen yeni bir nesiin doğumuna da şahit oluyordu. Hatıb’dan sonra Selit İbn Amr’ın da burada, hanımı Fatıma Binti Alkame’den, kendi adını koyduğu Selit adında bir oğlu dünyaya gelmişti.368 İbn Amr ailesine ikinci müjde, Selit’in kız kardeşi Sehle’ den geldi. Çok geçmeden o da, Ebu H uzeyfe’ den bir erkek çocuk dünyaya getirmişti ve adını da Muhammed koymuşlardı. 369
Doğumlar devam ediyordu; Ayyaş İbn Ebi Rebia ile Esma Binti Selerne’nin de bir oğullan olmuş, adını Abdullah koy­muşlardı.s” Ne hikmetse burada doğan çocukların hemen hepsi de erkekti. Çok geçmeden, Efendimiz’in hem süt kardeşi hem de halası Berre’nin oğlu olan Ebu Seleme’nin de, Ümmü Seleme’den Habeşistan’da bir oğlu dünyaya gelecekti ve onun adını da Ömer koyacaklardı.
Kız çocuğu müjdesi, Ubeydullah İbn Cahş ile Ramle Binti Ebi Süfyan ailesinden geldi. Hz. Ramle bundan sonra, Ümmü Habibe diye anılacak ve isminden daha ziyade hep bu künye­siyle çağnlır olacaktı. Zira, kızlannın adını Habibe koymuş­lardı.
İbn Cahş ailesi buraya kalabalık bir nüfusla gelmişti; Ab­dullah, Ebu Ahmed ve Ubeydullah kardeşler, kız kardeşleri Zeyneb ve Ubeydullah İbn Cahş’ın hanımı ve Ebu Süfyan’ın da kızı Ümmü Habibe ile Hamne Binti Cahş, Habeşistan’a hicret edenler arasındaydı. Dünya, imtihan dünyasıydı ve İbn Cahş ailesinden Ubeydullah İbn Cahş, muhatap olduğu yeni kül­türün cazibesine kapılarak burada Hristiyan olacak ve hicret maksadıyla geldiği Habeşistan’ da saf değiştirecekti. Ancak, Ubeydullah’ın ömrü kısa olacaktı; çok geçmeden de Hristiyan olarak Habeşistan’ da vefat etti. Hatta Ubeydullah İbn Cahş, hanımı Ümmü Habibe’yi de Hristiyan olması için zorlamış; ancak o, bu talebe müspet cevap vermemişti.
Üzücü bir durumdu; ancak, her şeyde bir hayır vardı. Bel­ki de Allah (celle celaluhü), Ubeydullah İbn Cahş’ın şahsında, akı­bet itibariyle kimsenin kendisini emniyette görmemesi gerek­tiğini anlatıyordu. Aynı zamanda bu, dış dünya ile muhatap olunurken, kendi öz kültürüne sımsıkı tutunmanın lüzumunu da ortaya koyan ve ibret alınması gereken bir misaldi.
Elbette, her yeni muhatap olunan kültür, belli başlı risk­ler de içerirdi; böyle bir zeminde, kimin ayaklan daha çok yere basıyorsa o kazanırdı ve Müslümanlar adına Ubeydullah İbn Cahş gibi bir zayiat olsa da, zaman içinde burada İslam’ı ter­cih eden yüzlerce insan hakka uyanacak ve gelip Müslüman olacaktı.:m
365 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/176 vd. İbn Sa’d, Tabakat. 1/207 vd. İsfehiini, Delail, 100 vd. Hatta bu kargaşa ortamında, kendilerini koruyamayacağı zannıyla Necaşi, Müslümanlara iki gemi tahsis edecek ve kendilerine, ‘galip geldiği takdirde yeniden ülkesine gelebileceklerini, ancak şayet mağlup olursa o zaman kendilerinin Medine’ye dönmelerini söyleyecekti. Bkz. Hakim, Müs­tedrek, 2/329 (3175)
366 Bkz. İbnü’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 1/410 367 Bkz. İbnü’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 4/129 368 İbnii’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 2/365
369 Bkz. İbn AbdiIberr, İstiab. 4/1431
370 Bkz. İbrıü’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 3/434 371 Bkz. İbnü’l-Esir, Üsüdü’l-Öabe, 2/567
372 Bkz. Hakim, Müstedrek, 4/21-24; Taberi, Tarih, 2/213; İbn Hacer, İsabe, 7/651-653; İbn AbdiIberr, İsnab, 4/1929-1931; İbn Asakir. Tarihi Dımeşk, 45/430; Zübeyr İbn Bekkar, eI-Müntehab min Ezvaci’n-Nebi, 1/50/53
373 Bkz. Taberi, Tarih, 1/547

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: