Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

HÜZÜN YILI

Posted by HacıAta 25 Nisan 2013

Her ne kadar, insanlık dışı muamele kaldınlmış ve boy­kot sona ermiş olsa da, yine seneler hüzün yudumluyordu. Belli ki Allah (celle celaluhü), sevgili kullarını tamamen ahirete yöneltiyor ve yönlerini başlarına gelen binbir türlü sıkıntıyla gerçek vatana çeviriyordu. Zira boykotun kaldınlmasıyla ye­niden Mekke’ye girebilir hale gelmeleri, işkence ve baskıların ortadan kalkacağı anlamına gelmiyordu. Dünkü cephede kay­beden ve burçlarından birisinde hazan yaşayan Mekke müş­rikleri, Müslümanlara karşı her gün yeni bir cephe açıyor ve böylelikle kayıplannı telafi (!) etme yanşına giriyorlardı.

Geride kalan üç yıllık sürgün hayatı, Müslümanlar üzerin­de kalıcı izler bırakmış ve açlıktan kıvranıp ağlaşan çocukların semaya yükselen feryatlan, anne ve babaların korkulu rüyası haline gelmişti. Hastalıklar, birer salgın halini almış, toplumu kınp geçiriyordu. EbU Tôlib ve Hz. Hatice gibi önemli daya­nakl ar da bu furyadan nasibini almış, ağır hastalıklarla bo­ğuşuyorlardı. Bugün, her şeyi sıfırlayarak Mekke’de yeniden hayata başlamak, onun için öyle kolay görünmüyordu. Üstelik Mekke, eski şen-şakrak günleri yaşatmamaya kararlıydı.

Ebu Talib’e Son Müracaat

Yılların yorgunluğu, artık Ebu Talib’in belini bükmüş; adımlannı bile atarken zorlanacak hale getirmişti. Artık, ayağı­nın biri mezarda sayılırdı. Sadece kendisinin değil, aynı zaman­da kabilesinin yükünü de bugüne kadar omuzlannda taşımış; herkesin karşı çıkmasına rağmen, bir de yeğeninin sorumlulu­ğunu üstlenerek mihnet koylannda iniltili bir hayat sürmüştü. Belli ki artık, yeni bir yük daha kaldıracak durumda değildi.

Bir Ramazan ayıydı. Artık Ebu Talib de hastaydı ve öyle görünüyordu ki, bu hastalıkla birlikte ebedi 3.leme göç edecek­ti. Kısa zamanda hastalık haberi Mekke’ye de yayılmış, ziyaret için yanına gelenlerin sayısı her geçen gün artıyordu.

Beri tarafta ise, her şeye rağmen küfür cephesi boş dur­muyordu. Onun bu halini de bildikleri için, çok geçmeden Utbe ve Şeybe İbn Rebia, Ebu Cehil, Ümeyye İbn Hale! ve Ebu Süfyan gibi Kureyş’in ileri gelenlerinden yaklaşık yirmi beş kişi, bir araya gelmiş ve Ebu Talib’le son kez konuşmak üzere anlaşmışlardı. İçinde bulunduklan hali arz ederken kendi aralannda şöyle konuşuyorlardı:

– Hamza ve Ömer de Müslüman oldu; onlan da kaybet­tik. Muhammed’in işi, kabileler arasında da yayılıp gidiyor. Gelin, Ebu Talib’e gidelim de kardeşinin oğlunu bize teslim edip, O’nu bize versin! Başka türlü biz, vallahi de bu işin üste­sinden gelebilecek gibi görünmüyoruz.

– Bu ihtiyardan da korkuyorum işin doğrusu; ölüp gider­ken Muhammed’in dediklerini diyecek ve sonra da biz, Arap­ların dilinden kurtulamayacağız!

– En iyisi siz, şimdi beklernede kalın; yann amcası vefat ettiğinde ortaya çıkar ve işini bitirirsiniz!

Bu ve benzeri fikirler ileri sürseler de, üzerinde ittifak et­tikleri konu, vakit geç olmadan artık son demlerini yaşayan Ebu Talib’e son bir çıkarma yapmanın gerekliliğiydi. Yanına gidecek ve şu teklifte bulunacaklardı:

– Ey Ebu Talih! Şüphesiz ki sen, bizim durumumuzu da senin başına gelenleri de biliyorsun! Endişe edip durduğumuz hususlar da zaten belli! Yeğeninle aramızda yaşadıklanmız, kimseye gizli değil; her şeyortada! O’na söyle de; biz O’ndan, O da bizden uzak dursun! Bizim dinimizle ve anlayışımızIa uğraşmayı bıraksın ki, biz de O’nun yakasını bırakıp dinine karışmayalıml

Ebu Talib açısından mesele, sanki yumuşamış gibiydi.

Herkes kendi halinde bir hayatı yaşayınca, kimse rahatsız edilmez, yeğeni de güvende olurdu. Bu mülahazalar içinde Al­lah Resülü’nü çağırdı yanına:

– Ey kardeşimin oğlu! İşte şunlar, kavminin ileri gelenle­ri! Bir araya gelmiş ve Sana güvence veriyor, bir daha ilişme­yeceklerini söylüyorlar, dedi.

– Ben onlardan tek bir kelime istiyorum ki onunla onlar, Arapların bütününe hâkim olacaklar ve bu kelimeyle Acemler de, gün gelecek onlar gibi yaşamaya başlayacaklar.

Bu cümleden, Muhammed’in kendi tekliflerini kabul etti­ği sonucunu çıkaran Ebu Cehil, hemen ileri atıldı ve:

– Bir tek kelime mi? Ne demek, istediğin kelime olsun; babanın hatırına yemin olsun ki, Sana bir değil; on kelime ve­ririz, dedi. Artık, son nokta konulmalıydı ve Efendiler Efen­disi:

La ilahe illallah diyeceksiniz ve O’ndan başka ibadet etti­ğiniz her şeyi bırakacaksınız, dedi. Bu, O’nun her fırsatta talep ettiği meseleydi. Ve her zaman olduğu gibi yine onlann hoşuna gitmeyecekti. Ellerini birbirine çarpıp alkış tutmaya başladılar ve bir taraftan da, burun bükerek şöyle söyleniyorlardı:

– Yoksa Sen ey Muhammed! Bütün ilahlan tek bir ilah haline mi getirmek istiyorsun?

Bir başkası ileri atıldı ve ilave etti:

– Vallahi de bu adam, istediğiniz hiçbir şeyi size verme­yecek! Yine de siz, istediğinizi yapmaya devam edin ve sizinle onun arasındaki mesele çözülünceye kadar asla atalannızın dinini bırakmayın!

Yine vahyin emareleri görülmüştü, Cibril-i Emin yeni bir mesaj daha getiriyordu:

– İçlerinden kendilerini uyanp irşad edecek birinin gel­mesinden her nedense şaşırdılar ve o kafirler, “Bu bir sihir­baz, bir yalancı! İşte tutmuş, bunca ilahı bir tek ilah yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhafbir şey.” diyorlar.

Bu ifade, onlann adım adım takip edildiklerinin açık bir yansımasıydı. Attıklan her adım takip ediliyor ve iç dünyalann­da gizledikleri her şey, ummadıklan bir zamanda önlerine konu­lup açığa vuruluyordu. Zira, devamındaki ayet şöyle diyordu:

– İçlerinden önde gelen eşraf takımı derhal harekete geçip, “Hala mı duruyorsunuz?” dediler. “Kalkın, yürüyüp gösteri ya­pın ve ilahlannız konusunda direnip dayanacağınızı ilan edin. Bu, cidden yapılması gereken bir şeydir. Doğrusu biz, bu tevhid inancını son dinde de göremedik. Bu, sırfbir uydurma! Biz, bu kadar eşraf dururken, kitap gönderilecek bir O mu kalmış?”

Elbette, herkesin bir hesabı vardı; ama hesabı en son tu­tan, mutlaka her şeyin sahibi Allah (celle celaluhü) olacaktı:

– Hayır, hayır! Onlar benim buyruklanm hakkında tam bir şüphe içindedirler. Doğrusu onlar, henüz azabımı tatma­dılar!390

390 Bkz. Sad, 38/4-8; Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/264 vd.

Ebu Taıib’in Son Nasihatleri

Tadacaklardı. .. Ama, her şeyin bir zamanı vardı. İşin bu­rasında yaşlı amca Ebu Talib, Kureyş’in temsilcilerine döndü ve şunlan söyledi:

– Ey Kureyş cemaati! Sizler, Allah’ın, yarattıklannın için­den seçtiği ve Arapların kalbi konumundaki kimselersiniz; itaat edilmesi gereken seyyidler hep sizin aranızda, gözünü budaktan sakınmadan tehlikelerin üzerine giden kahraman­lar, cömertlik ve civanmertlikte viis’at yaşayanlar da hep öyle! İyi bilin ki, Araplar arasında sizler, kendi haline bırakılmamış ve tercihte bir konuma getirilmişsiniz! Şerefinize gelince, za­ten onunla birlikte yaşıyorsunuz! Öyleyse sizlerden insanlara bunu cömertçe dağıtmak; insanlardan da buna ulaşmak için değişik vesileler bulmak düşer.

Şu anda insanlar, sizin karşınızda yer alıyorlar ve aranız­da savaş var. Ben size, bu bünyeye saygı duymanızı tavsiye ediyorum; çünkü onda, Rabbin hoşnutluğu, geçim kolaylığı ve bulunduğunuz konumu sağlamlaştırma var!

Akrabalannızı görüp kollayın ve sakın ola ki sıla-i rahimi kesmeyin; çünkü sıla-i rahim, ecel anındaki üzüntüyü kesip hüzün ve kederi azalttığı gibi kemiyet planında güç demektir ve gözünüz arkada kalmaz!

Taşkınlık ve baş kaldırmadan da uzak durun; çünkü bu ikisinde, asırların yok oluşu gizlidir ki, sizden öncekilerin ha­lini biliyorsunuz.

Sizden yardım isteyene yardımcı olun ve elini açıp da sizden bir şey isteyeni de, eli boş göndermeyin; çünkü bu iki konu, hayat ve ölümün şerefini içinde banndırır.

Bir de, sözün doğru olanını söyleyin ve emanette kusur etmeyin; çünkü bu ikisinde özel manada bir muhabbet, genel olarak da yücelik vardır.

Sizden son olarak da, Muhammed’ e hayır tavsiye ediyo­rum; çünkü O, Kureyş içindeki en güvenilir insan, Araplar arasındaki en doğru kişi ve şu saydıklanmın tamamını bünye­sinde bulunduran en faziletli insandır. O, öyle bir işle ortaya çıktı ki onu, gönül kabul etmekle birlikte ayıplanmak endişe­siyle dil inkar ediyor! Andım olsun ki, ben Arapların koşturup geldiğini; iyi insanların etraftan akın ettiğini ve güçsüz zayıf insanların da, genel manada O’na icabet edip huzur bulduk­lannı; getirdiklerini tasdik edip bu işi yücelttiklerini şimdiden görüyor gibiyim. Böyle giderse, ölüm sonrasında onlar feyiz ve bereketle coşarken Kureyş reisleri ve ileri gelenleri arkada kalacak ve yıldızlan sönüp etkisiz hale düşecek; bugünkü za­yıflannız baş tacı olacak; en azametliniz, en muhtaç hale ge­lecek ve bugün O’na en uzak olanınız yann O’nun yanında en iyi konumda olacak! Baksanıza, Araplar daha şimdiden O’na kucak açtı ve yardımına koştu, gönüllerini açıp başlanna taç yaptılar.

Aranızdaki değere sahip çıkmayı bilin ey Kureyş! O’nun için yardımcılar ve davası için de koruyucular olun! Allah’a yemin olsun ki, sizden kim O’nun yoluna girse, rüşde ulaşıyor ve getirdiğini rehber edinen de hep saadet yudumluyor! Keşke benim için hayat biraz daha uzun olsaydı ve ecelim bir miktar gecikseydi de ben, şu sıkıntılannı giderebilmiş ve başındaki bela ve musibetleri de savabilmiş olsaydıml-?’

Herkesin kulağına küpe yapması gereken bu nasihatler, erbabının yanında bir kıymet ifade ederdi. Anlaşılan, miiş­rikler bunlardan hiç de hoşlanmamışlardı. Şüphesiz onlann da, küfür adına daha başka planları vardı ve onlan da devreye koyarak her geçen gün daha derin bir çukura doğru gitmeleri gerekiyordu. Yine homurdanmışlar ve yine burunlannı büke­rek meclisi terk etmeye başlamışlardı.

Son Umut

Kureyş’in önde gelenleri yanından aynhnca Ebu Talib, yeğenine döndü ve yılların tecrübesiyle şunlan söyledi O’na: – Vallahi de ey kardeşimin oğlu! Onlardan imkânsız bir şey istemedin!

391 Bkz. Halebi, Sire, 2/49-50

Efendiler Efendisi’ni ümitlendiren bir cümleydi bu. Ni­hayet, yıllar sonra amcası da İslam’a geliş emaresi göstermiş; iman adına bir kapı aralamıştı. Her fırsatı değerlendirmek isteyen müşfik Nebi, büyük bir ümitle ona yöneldi; bunca za­man kendisine kol ve kanat geren biricik amcasının, iman adı­na mesafe alamadan gitmesine gönlü bir türlü razı değildi:

– Ey amca! Peki, onu sen söyle ki, kıyamet gününde ben de onunla sana şefaat edebileyim, dedi.

Kendini, insanların imanını kurtarmaya adamış bir ruh için bu, elbetteki çok önemli bir fırsattı; amcasının, gelip de iman etmesini o kadar gönülden arzuluyordu ki! Ancak iman işi, bir nasip meselesiydi; peygamber bile olsa insan, Allah di­lemedikçe kimseyi hidayet üzere sabit tutamaz ve dilediğine bu yolu ayncalıklı hale getiremezdi. Zira vahiy de aynı şeyleri söylüyordu:

– Şüphe yok ki Sen, dilediğin kimseyi doğru yola eriştire­mezsin; lakin ancakAllah dilediğini doğruya hidayet eder.392

Ve Hüzünlü Veda

Evet, bu bir muhabbetin eseriydi; ama bir türlü olmuyor, neticeye gidilemiyordu. İşte bu son hamle de, yeni ve son bir ümitti. Yeğeninin bu kadar içten ümit beslemesini görünce Ebu Talib:

– Ey kardeşimin oğlu, diye seslendi. Daha sesinin tonun­da, “O kadar da iimitli olma!” mesajı gizliydi. Bir anlık dur­gunluktan sonra da:

– Vallahi de, şayet benden sonra atalannın oğluna bu­naklık atfetmelerinden ve Kureyş’in de, ölümden korktuğum için bu kelimeyi söylediğimi zannedeceklerinden endişe edip korkmasaydım mutlaka onu söylerdim. Ancak onu, sadece Seni sevindirmek için söylerim, dedi.

392 Bkz. Kasas, 28/56

Ancak Efendimiz, yine de her anı değerlendirmek isteye­cek ve bulduğu her fırsatta amcasının, kalıcı bir adres bırak­masını isteyecekti.

Küfrün önderleri yine amcasının yanına gelmişlerdi. Bu arada Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), hasta yatağındaki Ebu Talib’in yanına doğru ilerlemeye başladı. Bir başka öz amca, hemen ileri atıldı ve Resülullah’ın hedeflediği boşluğa oturuverdi. Maksadı, Efendiler Efendisi’nin, son demlerinde Ebu Talib’e tesir edip de onu; İslam’a davet etmesinin önüne geçmekti. Ebu Talib’in can derdine düştüğü bu demlerde bile küfür, yine küfrünü eda ediyor; iman adına en küçük bir ham­leye müsaade etmek istemiyordu. Göz göze gelip de şefkatle amcasına bakışlanna bile tahammülleri yoktu. Bir de Efen­dimiz, bulduğu her fırsatta iman talebinde bulunuyordu. İşin özü, Ebu Talib’in son demlerinde bile, imanla küfrün mücade­lesi zirvede yaşanıyordu:

– Ey Ebu Talib! Yoksa, Abdulmuttalib’in dininden vaz mı geçiyorsun, diye sordular.

– Hayır. Ben, Abdulmuttalib’in dini üzere kalıyorum, diye cevap verdi Ebu T5.lib.393

Artık, ölüme daha yakındı. En yakınında ise, bir diğer kardeşi Abbas vardı. Dudaklanndaki hareketi izlemeye çalışı­yordu. Derken, en büyük hami ve müşfik amca, hayata gözle­rini yumuyordu.

Küfrün baskısı altında ve bir türlü imana giden yola gi­remeyen amca Ebu Talib için Allah Resülü, bundan sonra da dua ve istiğfardan vazgeçmeyecek ve şöyle diyecekti:

– Bana gelince vallahi de Ben, bundan nehyedilmediğim sürece senin için istiğfar edeceğim.394

393 Abdulmuttalib’in dini üzerinde kalma meselesi, EbU Talib’in imanı konu­sunda önemli bir merkezi tutmaktadır.

394 Bkz. Buhari, 1/457 (1294)

Yaşayan Kur’an’ın bu ifadesi, çok geçmeden Cibril’in müj­deleriyle teyid edilecekti. Gelen ayet de, önce mevcut durumu rapor edip sonrakiler için adeta bu tabloyu ebedileştiriyor; ardından da, ataları arasından bir örnek vererek bu konuda ortaya konulması gereken tavrın ne olduğunu bir modelle an­latmış oluyordu:

– Cehennem ehli oldukları kendilerince belli olduktan sonra -akraba bile olsalar- müşrikler hakkında istiğfarda bu­lunup onların affedilmelerini istemek, ne peygamberin ne de mü’minlerin yapacağı bir iştir. İbrahim’in, babası için istiğfar dilernesi ise, sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuş­tu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendine belli olunca, onunla ilgisini kesmişti. Gerçekten İbrahim, çok yumuşak huylu ve sabırlı idi.395

Techiz ü tekvin işlerini de gördükten sonra Abbas İbn Ab­dü1muttalib, Allah Resülü’nün yanına yaklaştı ve hüzün kesil­miş yeğenine:

– Ey kardeşimin oğlu! Allah’a yemin olsun ki kardeşim Ebü Talib, Senin ondan istediğin o kelimeyi son anında söy­ledi, dedi.

Resül-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellern), aynı şekilde düşün­müyordu ve amcasına dönerek:

– Ben duymadım, dedi.396 Bunun üzerine Abbas, yeğe­nine yaklaşacak ve amcasıyla ilgili daha yumuşak ve dengeli olmasını talep edecekti. Ancak O, zaten bir denge insanıydı; sırat-ı müstakimin zirve temsilcisiydi O (sallallahu aleyhi ve sellem) ve herkes, dengede O’nu örnek almalıydı. Onun için amca Ab­bas’a şunları söyledi:

– Umarım ki kıyamet gününde, benim şefaatim ona fayda verir de, cehennemdeki azabı kısmen de olsa hafifler, o süreci daha hafif atlatır.397

395 Bkz. Tevbe, 9/113, 114

396 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/265, 266

397 Bkz. Buhari, Sahih, 3/1409 (3672) EbU Talib’le ilgili olarak Efendimiz (sallal­lahu aleyhi ve sellem)’den şeref sudur olmuş, “Rabbimden onun için çok bü­yük hayır umuyorum.” (İbn Sa’d, Tabakat. 1/124, 125), “Şayet Ben olmasay­dım o, şimdi cehennemin en altında azap görüyor olacaktı”, (Müslim, Sahih, 1/195 (209) ve “Onun cehennemdeki azabı, topuk kemiklerine kadar ulaşır.” (Müslim, Sahih, 1/195 (210) gibi rivayetler de vardır.

Hz. Hatice’ye Veda

Ebü Talib’in vefatı üzerinden henüz üç gün geçmişti. En azından dünyaya veda ederken bir adres bırakması için çok uğraşmıştı, ama dudaklanndan bu adresi ifade eden bir cümle duyamamıştı Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern). Üstüne üst­lük, onun yokluğunu fırsat bilen Kureyş, artık daha acımasız­ca yüklenecek ve bu yüklenmelerde onun yokluğunu acı acı hissedecekti. Çok üzüntülüydü; en büyük destekçi ve hami­si, amcası Ebü Talib’in imanına şahit olamadan, dünyadaki sıcaklığına mukabil ebedi huzuru kazanma yoluna girdiğini ifade edecek bir kelime duyamadan onu toprağa vermenin hüznü içindeydi.

Karanlığın koyulaştığı en zifiri demlerdi, Hasta yatağın­da bıraktığı kerim zevcesinin durumunu merak ediyordu ve çadınna yöneldi telaşla … Çünkü, bir diğer destekçi Hz. Hati­ce de hastalıktan kıvranıyordu. Son yolculuk öncesinde Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), ateşler içinde kıvranan kerim zevcini ziyaret için yola koyuldu. Ebü Talib gibi bir dayanak­tan mahrumiyetin yanında, can dostu ve en sadık yaranından da mahrum kalmak vardı işin ucunda …

Yaklaştı ve çadınn perdesini araladı yavaşçal.. Hastalıkla inleyen Hz. Hatice’nin hali yürek yakıyordu; altında firak çığ­lıklan sezilen iniltilerdi bunlar … Hatice, Mekke’nin en zengin kadınıyken bugün, açlık ve sıkıntı içinde iki büklüm; sürgün hayatının tüketen şartlanyla boğuşarak gidiyor; geride kalan­lara el sallayıp veda ediyordu.

Derinleşmiş hüznünde, Allah Resülü’nü, kızlanyla bir­likte yalnız bırakacak olmanın endişeleri gizliydi. Gidiyordu; ama gönlü, himayesiz kalan Efendisi’nde mahpus, geride ka­lan Sultanlar Sultam ve Rabb-i Rahim’ine emanet ettiği ye­timlerinde esir kalmıştı. Erken doğmuş, Hakk’a erken uyan­mış ve şimdi de, kendi elleriyle emanet ettiği iki yavrusundan sonra, onlara kavuşmak için önden gidiyordu.

Yüzünde, gidişi öncesinde tatlı bir tebessüm belirdi; belli ki artık, Cibril’in muştusunu getirdiği cennet yamaçlan açıl­ınıştı gözlerine … Ancak bu tatlı tebessüm bile, şefkat ve mer­hamet yüklü bulutlar gibi çadınn kapısında kendisini gözle­yen Efendisi’ni görünce acılaşmış ve derin bir hüzün şekline dönüşmüştü. Her ikisi de, birbirlerinin halini düşünerek hü­zün yaşıyordu.

Şefkat ve Merhamet Sultanı’nı derinden yaralayacak bir manzaraydı bu!.. Göz pınarlan harekete geçmiş, yanaklann­dan süzülen damlalar mübarek sakalım ıslatmıştı; ardı ardına hıçkınklar düğümlendi defalarca boğazında! ..

Bir minnet duygusuyla yanına yaklaştı Allah Resnlü ve ifadede kelimelerin kısır kaldığı mana yüklü şu cümleleri sıra­lamaya başladı, titreyen dudaklanndan tane tane:

– Benden dolayı, ey Hatice! Sen de, bu sıkıntılara katlan­mak zorunda kaldın ve karnetine göre bir hayattan mahrum yaşadın.

Aslında sen bunlara layık bir kadın değildin. Keremine karşılık kerem le mukabele bulmak varken sen, çile üstüne çile ve mihnetle mukabele gördün, demek istiyordu ve ilave etti:

– Ancak unutma ki Allah, her sıkıntı ve zorluğun arkasın­dan, mutlaka hayr-ı kesir murad etmiştir … 398

398 Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 9/218

Ve Ebu Talib’den sonra ikinci önemli dayanak da artık yaşamıyordu. Atmış beş yaşlanndayken dünya ve dünyadaki bütün sıkıntılara veda ederek, içinde ne bir gürültü ne de bir yorgunluk olan, incilerle örülmüş ebedi mekanına intikal et­mişti Hz. Hatice (radıyallahü anha),

Böylelikle o, Hira’ da doğan güneşin ardından bir Kadir Gecesi başladığı yeni hayatını, yine bir Kadir Gecesi’nde nok­talamış oluyordu. Mezanna inip ebedi yurdun ilk kapısı olan Hacim Kabristanı’ndaki rnekanına onu, bizzat Allah Resülü yerleştirecek; yine toprakla üzerini de O kapatıp tesviye ede­cekti.399

Artık musibetler, sağanak olup yağmaya başlamıştı; çün­kü yanında, yaşadığı her sıkıntıda semtine sığınıp da sükün bulduğu bir destek; musibet olup üzerine gelen meteorlann atmosferine çarparak parçalandığı bir dayanak ve yılların tec­rübesiyle gelişmeleri sabırla karşılamada emin bir yardımcısı yoktu Allah Resülü’niin.

Allah Resülü için miişfik bir babadan, güvenli bir koruma ve gönlü zengin bir amcadan sonra; sadık bir yar, kerim bir zevce ve müşfik bir dayanak da artık yaşamıyordu. Bu sebeple Kureyş, daha bir cesaretlenmişti; Efendimiz’in üzerine daha çok geliyordu. Bir gün, sefahete kendini kaptırmışlardan biri, yolda yürüyen Efendiler Efendisi’nin üzerine toz-toprak atmış ve O da üst-başı bu halde iken, başını öne eğerek hane-i saadet­lerine gelmişti. Kızlarından birisi, babasını bu halde görünce çok üzülmüş ve bir taraftan Efendimiz’in üzerini temizlerken diğer yandan da bu üzüntüsünü ağlayarak gösteriyordu. Ufku süzen gözlerin ardından şöyle buyurdular:

“- Ağlama kızım ve sakın üzülme! Allah, senin babanı zayi edecek değildir”

399 İbn Sa’d, Tabakat, 8/18 400 İbn Hişam, Sire, 2/264

Ardı ardına yaşanan bu üzücü olaylarla dolu bu yıla, hü­zün yılı denilecekti. Zira onda, bir yandan müşriklerin ortaya koyduklan haksız başkaldın ve tepkiler çığınndan çıkmış ve kontrol edilemez bir konuma gelmiş, diğer yandan da Efendi­miz’in yanındaki iki temel dayanak da ebedi aleme göç etmişti. Mahzun Nebi’yi hüzne boğan gelişmelerdi bunlar ve bundan sonra bu isim, geride kalan bir yıla alem olacaktı.

Ebu Leheb’i Bile Duygulandıran Manzara

Ebu Talib ve Hatice validemizin vefatıyla birlikte Efendi­ler Efendisi derin bir hüzne dalmış, çoğu zamanlannı evinde yalnız geçirmeye başlamıştı. Yetimleriyle birlikte baş başa ve­rip müşterek bir hüzün yudumluyordu. Annesiz kalmanın ne anlama geldiğini en iyi bilen de yine O idi. Onun için, kızlanna ayn bir şefkat gösteriyor ve böylesine önemli bir zaman dili­minde onlara daha çok vakit ayınyordu.

Ebu Leheb olsa da Abduluzza, öz amca idi; kardeşinin yokluğunda Kureyş’in yeğeninin üzerine daha fazla gittiğini de zaten görüp duruyordu. Bu manzara, onun cehenneme ya­kıt olacak taş misal kalbini bile yumuşatmış ve yanına gelerek şu teklifte bulunmuştu:

– Ya Muhammed! Dilediğin gibi rahat hareket et; Ebu Ta­lib hayattayken neler yapıyor idiysen şimdi de aynısını yap! Lat’a yemin olsun ki, ben ölene kadar Sana kimse ilişemeye­cek!

Gerçekten de bu, hiç beklenmedik sürpriz bir gelişmeydi, demek ki Allah dileyince, nice olmaz gibi görünenler oluyor, taş kesilmiş vicdanlar bile şefkatle harekete geçebiliyordu.

Derken bir gün, İbnü’l-Gaytala adında birisi, Efendimiz’e hakaret edip kötü sözler sarfetmiş; bunu duyan Ebu Leheb de, hemen gidip İbnül-Gaytala’nın haddini bildirmişti. O da şaşırmıştı; daha düne kadar kendileriyle birlikte yeğeninin ölümüne imza atan ve onları, birhiç uğruna üç yıl sürgüne gönderen adam, karşısında duran Ebu Leheb değildi!

Koşarak bir çırpıda Kureyş’in yanına geldi:

– Ey Kureyş topluluğu! Ebu Utbe de sabi olmuş!

O gün için bu, en flaş haberdi. Ebu Leheb de gidip Muham­med’e iman etmişse, artık dünya kendilerine zindan demekti. Hemen yanına koştular ve durumu tetkik etmek istediler:

– Hayır! Ben, Abdulmutlalib’in dinini terk etmedim. Sa­dece ben, kardeşimin oğluna sahip çıkıyor ve O’nu korumaya çalışıyorum, diyordu. Gönüllerine su serpen cümlelerdi bun­larve:

– İyi ediyorsun; hem böylelikle akraba olmanın gereğini yerine getirip ihsanda bulunuyorsun, diyerek oradan aynldılar.

Aradan birkaç gün daha geçmişti. Kureyş’in intikam ses­leri bir nebze kesilmişti, kısmen de olsa Mekke’de bir rahat­lama hissediyordu. Ancak bu, süreklilik arz etmeyecek sun’i bir rahatlamaydı. Çünkü Ebu Cehil ve Ukbe İbn Ebi Muayt bir araya gelmiş ve Ebu Leheb’i ziyaret ediyorlardı. Belli ki Ebu Cehil, yine Ebu Cehilliğini yapacak, Ukbe de Ukbeliğini gösterecekti. Küfür adına hava oluşturmada, insanlar üzerin­de baskı kurup kararlarını etkilemede ve kamuoyunu istedik­leri istikamete yönlendirmede üzerlerine diyecek yoktu. Ebu Leheb’e de yaklaşmış, şöyle diyorlardı:

– Senin kardeşinin oğlu, babanın nerede olduğunun ha­berini sana da verdi mi?

– Peki, neredeymiş o, diye soruyordu.

– Babanın cehennemde olduğunu söylüyor, diye damarına basarak konuşuyor, böylelikle onun inat damarını tahrik etmeye çalışıyorlardı. Ve ne yazık ki bu tahrik de tutacaktı.

Zira Ebu Leheb’i can evinden vuran bir durumdu bu. Za­ten, kendisi ve hanımı hakkında söylenilenlerden haberdar olmuştu; ama o her şeye rağmen (!) çığırından çıkan zulümler karşısında mağdur olan yeğenine sahip çıkma adına, bir neb­ze O’nun elinden tutmak istemişti. Babasına toz kondurmak istemezdi ve hemen gidip, yeğeniyle olan bütün alakasım kes­meliydi. Koşarak geldi ve şunlan söylemeye başladı:

– Vallahi de ben, Abdulmuttalib’in cehennemde olduğu­nu söylediğin sürece, ebedi olarak Sana düşman kalacağım!

Yolların yeniden aynldığım gösteren bir cümleydi bu. Za­ten, Ebu Leheb gibi birinden de ancak bu beklenirdi. Bundan sonra yeniden Kureyş hiddetlenip köpürecek, Mekke’de yaşa­nan geçici bir nefes alma dönemi de artık, bir nostalji olarak kalacaktı.

401 Bkz. İbn Sa’d, Tabakat. 1/211

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: