Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

Archive for the ‘Efendimiz’ Category

Peygamber Efendimiz hakkındaki konular ve hadisler

Efendimiz (SAV)’in Ramazan Günlüğü

Posted by HacıAta 10 Temmuz 2013

İlgili Konular:

İbrahim Sadri Bir Gün Peygamber Efendimiz ziyaretimize gelse

Kırık Testi – Teravih Efendimiz Sahabe

İftarı acele etmeli…

Ahmet Kurucan Kaza, kefaret ve ibadetlerin ruhu

Bütün Varlığın Zikir Halkası: TESBİHÂT

Posted in Efendimiz, Mübarek Gün ve Geceler | Etiketler: , | Leave a Comment »

HÜZÜN YILI

Posted by HacıAta 25 Nisan 2013

Her ne kadar, insanlık dışı muamele kaldınlmış ve boy­kot sona ermiş olsa da, yine seneler hüzün yudumluyordu. Belli ki Allah (celle celaluhü), sevgili kullarını tamamen ahirete yöneltiyor ve yönlerini başlarına gelen binbir türlü sıkıntıyla gerçek vatana çeviriyordu. Zira boykotun kaldınlmasıyla ye­niden Mekke’ye girebilir hale gelmeleri, işkence ve baskıların ortadan kalkacağı anlamına gelmiyordu. Dünkü cephede kay­beden ve burçlarından birisinde hazan yaşayan Mekke müş­rikleri, Müslümanlara karşı her gün yeni bir cephe açıyor ve böylelikle kayıplannı telafi (!) etme yanşına giriyorlardı.

Geride kalan üç yıllık sürgün hayatı, Müslümanlar üzerin­de kalıcı izler bırakmış ve açlıktan kıvranıp ağlaşan çocukların semaya yükselen feryatlan, anne ve babaların korkulu rüyası haline gelmişti. Hastalıklar, birer salgın halini almış, toplumu kınp geçiriyordu. EbU Tôlib ve Hz. Hatice gibi önemli daya­nakl ar da bu furyadan nasibini almış, ağır hastalıklarla bo­ğuşuyorlardı. Bugün, her şeyi sıfırlayarak Mekke’de yeniden hayata başlamak, onun için öyle kolay görünmüyordu. Üstelik Mekke, eski şen-şakrak günleri yaşatmamaya kararlıydı.

Ebu Talib’e Son Müracaat

Yılların yorgunluğu, artık Ebu Talib’in belini bükmüş; adımlannı bile atarken zorlanacak hale getirmişti. Artık, ayağı­nın biri mezarda sayılırdı. Sadece kendisinin değil, aynı zaman­da kabilesinin yükünü de bugüne kadar omuzlannda taşımış; herkesin karşı çıkmasına rağmen, bir de yeğeninin sorumlulu­ğunu üstlenerek mihnet koylannda iniltili bir hayat sürmüştü. Belli ki artık, yeni bir yük daha kaldıracak durumda değildi.

Bir Ramazan ayıydı. Artık Ebu Talib de hastaydı ve öyle görünüyordu ki, bu hastalıkla birlikte ebedi 3.leme göç edecek­ti. Kısa zamanda hastalık haberi Mekke’ye de yayılmış, ziyaret için yanına gelenlerin sayısı her geçen gün artıyordu.

Beri tarafta ise, her şeye rağmen küfür cephesi boş dur­muyordu. Onun bu halini de bildikleri için, çok geçmeden Utbe ve Şeybe İbn Rebia, Ebu Cehil, Ümeyye İbn Hale! ve Ebu Süfyan gibi Kureyş’in ileri gelenlerinden yaklaşık yirmi beş kişi, bir araya gelmiş ve Ebu Talib’le son kez konuşmak üzere anlaşmışlardı. İçinde bulunduklan hali arz ederken kendi aralannda şöyle konuşuyorlardı:

– Hamza ve Ömer de Müslüman oldu; onlan da kaybet­tik. Muhammed’in işi, kabileler arasında da yayılıp gidiyor. Gelin, Ebu Talib’e gidelim de kardeşinin oğlunu bize teslim edip, O’nu bize versin! Başka türlü biz, vallahi de bu işin üste­sinden gelebilecek gibi görünmüyoruz.

– Bu ihtiyardan da korkuyorum işin doğrusu; ölüp gider­ken Muhammed’in dediklerini diyecek ve sonra da biz, Arap­ların dilinden kurtulamayacağız!

– En iyisi siz, şimdi beklernede kalın; yann amcası vefat ettiğinde ortaya çıkar ve işini bitirirsiniz!

Bu ve benzeri fikirler ileri sürseler de, üzerinde ittifak et­tikleri konu, vakit geç olmadan artık son demlerini yaşayan Ebu Talib’e son bir çıkarma yapmanın gerekliliğiydi. Yanına gidecek ve şu teklifte bulunacaklardı:

– Ey Ebu Talih! Şüphesiz ki sen, bizim durumumuzu da senin başına gelenleri de biliyorsun! Endişe edip durduğumuz hususlar da zaten belli! Yeğeninle aramızda yaşadıklanmız, kimseye gizli değil; her şeyortada! O’na söyle de; biz O’ndan, O da bizden uzak dursun! Bizim dinimizle ve anlayışımızIa uğraşmayı bıraksın ki, biz de O’nun yakasını bırakıp dinine karışmayalıml

Ebu Talib açısından mesele, sanki yumuşamış gibiydi.

Herkes kendi halinde bir hayatı yaşayınca, kimse rahatsız edilmez, yeğeni de güvende olurdu. Bu mülahazalar içinde Al­lah Resülü’nü çağırdı yanına:

– Ey kardeşimin oğlu! İşte şunlar, kavminin ileri gelenle­ri! Bir araya gelmiş ve Sana güvence veriyor, bir daha ilişme­yeceklerini söylüyorlar, dedi.

– Ben onlardan tek bir kelime istiyorum ki onunla onlar, Arapların bütününe hâkim olacaklar ve bu kelimeyle Acemler de, gün gelecek onlar gibi yaşamaya başlayacaklar.

Bu cümleden, Muhammed’in kendi tekliflerini kabul etti­ği sonucunu çıkaran Ebu Cehil, hemen ileri atıldı ve:

– Bir tek kelime mi? Ne demek, istediğin kelime olsun; babanın hatırına yemin olsun ki, Sana bir değil; on kelime ve­ririz, dedi. Artık, son nokta konulmalıydı ve Efendiler Efen­disi:

La ilahe illallah diyeceksiniz ve O’ndan başka ibadet etti­ğiniz her şeyi bırakacaksınız, dedi. Bu, O’nun her fırsatta talep ettiği meseleydi. Ve her zaman olduğu gibi yine onlann hoşuna gitmeyecekti. Ellerini birbirine çarpıp alkış tutmaya başladılar ve bir taraftan da, burun bükerek şöyle söyleniyorlardı:

– Yoksa Sen ey Muhammed! Bütün ilahlan tek bir ilah haline mi getirmek istiyorsun?

Bir başkası ileri atıldı ve ilave etti:

– Vallahi de bu adam, istediğiniz hiçbir şeyi size verme­yecek! Yine de siz, istediğinizi yapmaya devam edin ve sizinle onun arasındaki mesele çözülünceye kadar asla atalannızın dinini bırakmayın!

Yine vahyin emareleri görülmüştü, Cibril-i Emin yeni bir mesaj daha getiriyordu:

– İçlerinden kendilerini uyanp irşad edecek birinin gel­mesinden her nedense şaşırdılar ve o kafirler, “Bu bir sihir­baz, bir yalancı! İşte tutmuş, bunca ilahı bir tek ilah yapmış! Bu gerçekten şaşılacak, çok tuhafbir şey.” diyorlar.

Bu ifade, onlann adım adım takip edildiklerinin açık bir yansımasıydı. Attıklan her adım takip ediliyor ve iç dünyalann­da gizledikleri her şey, ummadıklan bir zamanda önlerine konu­lup açığa vuruluyordu. Zira, devamındaki ayet şöyle diyordu:

– İçlerinden önde gelen eşraf takımı derhal harekete geçip, “Hala mı duruyorsunuz?” dediler. “Kalkın, yürüyüp gösteri ya­pın ve ilahlannız konusunda direnip dayanacağınızı ilan edin. Bu, cidden yapılması gereken bir şeydir. Doğrusu biz, bu tevhid inancını son dinde de göremedik. Bu, sırfbir uydurma! Biz, bu kadar eşraf dururken, kitap gönderilecek bir O mu kalmış?”

Elbette, herkesin bir hesabı vardı; ama hesabı en son tu­tan, mutlaka her şeyin sahibi Allah (celle celaluhü) olacaktı:

– Hayır, hayır! Onlar benim buyruklanm hakkında tam bir şüphe içindedirler. Doğrusu onlar, henüz azabımı tatma­dılar!390

390 Bkz. Sad, 38/4-8; Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/264 vd.

Ebu Taıib’in Son Nasihatleri

Tadacaklardı. .. Ama, her şeyin bir zamanı vardı. İşin bu­rasında yaşlı amca Ebu Talib, Kureyş’in temsilcilerine döndü ve şunlan söyledi:

– Ey Kureyş cemaati! Sizler, Allah’ın, yarattıklannın için­den seçtiği ve Arapların kalbi konumundaki kimselersiniz; itaat edilmesi gereken seyyidler hep sizin aranızda, gözünü budaktan sakınmadan tehlikelerin üzerine giden kahraman­lar, cömertlik ve civanmertlikte viis’at yaşayanlar da hep öyle! İyi bilin ki, Araplar arasında sizler, kendi haline bırakılmamış ve tercihte bir konuma getirilmişsiniz! Şerefinize gelince, za­ten onunla birlikte yaşıyorsunuz! Öyleyse sizlerden insanlara bunu cömertçe dağıtmak; insanlardan da buna ulaşmak için değişik vesileler bulmak düşer.

Şu anda insanlar, sizin karşınızda yer alıyorlar ve aranız­da savaş var. Ben size, bu bünyeye saygı duymanızı tavsiye ediyorum; çünkü onda, Rabbin hoşnutluğu, geçim kolaylığı ve bulunduğunuz konumu sağlamlaştırma var!

Akrabalannızı görüp kollayın ve sakın ola ki sıla-i rahimi kesmeyin; çünkü sıla-i rahim, ecel anındaki üzüntüyü kesip hüzün ve kederi azalttığı gibi kemiyet planında güç demektir ve gözünüz arkada kalmaz!

Taşkınlık ve baş kaldırmadan da uzak durun; çünkü bu ikisinde, asırların yok oluşu gizlidir ki, sizden öncekilerin ha­lini biliyorsunuz.

Sizden yardım isteyene yardımcı olun ve elini açıp da sizden bir şey isteyeni de, eli boş göndermeyin; çünkü bu iki konu, hayat ve ölümün şerefini içinde banndırır.

Bir de, sözün doğru olanını söyleyin ve emanette kusur etmeyin; çünkü bu ikisinde özel manada bir muhabbet, genel olarak da yücelik vardır.

Sizden son olarak da, Muhammed’ e hayır tavsiye ediyo­rum; çünkü O, Kureyş içindeki en güvenilir insan, Araplar arasındaki en doğru kişi ve şu saydıklanmın tamamını bünye­sinde bulunduran en faziletli insandır. O, öyle bir işle ortaya çıktı ki onu, gönül kabul etmekle birlikte ayıplanmak endişe­siyle dil inkar ediyor! Andım olsun ki, ben Arapların koşturup geldiğini; iyi insanların etraftan akın ettiğini ve güçsüz zayıf insanların da, genel manada O’na icabet edip huzur bulduk­lannı; getirdiklerini tasdik edip bu işi yücelttiklerini şimdiden görüyor gibiyim. Böyle giderse, ölüm sonrasında onlar feyiz ve bereketle coşarken Kureyş reisleri ve ileri gelenleri arkada kalacak ve yıldızlan sönüp etkisiz hale düşecek; bugünkü za­yıflannız baş tacı olacak; en azametliniz, en muhtaç hale ge­lecek ve bugün O’na en uzak olanınız yann O’nun yanında en iyi konumda olacak! Baksanıza, Araplar daha şimdiden O’na kucak açtı ve yardımına koştu, gönüllerini açıp başlanna taç yaptılar.

Aranızdaki değere sahip çıkmayı bilin ey Kureyş! O’nun için yardımcılar ve davası için de koruyucular olun! Allah’a yemin olsun ki, sizden kim O’nun yoluna girse, rüşde ulaşıyor ve getirdiğini rehber edinen de hep saadet yudumluyor! Keşke benim için hayat biraz daha uzun olsaydı ve ecelim bir miktar gecikseydi de ben, şu sıkıntılannı giderebilmiş ve başındaki bela ve musibetleri de savabilmiş olsaydıml-?’

Herkesin kulağına küpe yapması gereken bu nasihatler, erbabının yanında bir kıymet ifade ederdi. Anlaşılan, miiş­rikler bunlardan hiç de hoşlanmamışlardı. Şüphesiz onlann da, küfür adına daha başka planları vardı ve onlan da devreye koyarak her geçen gün daha derin bir çukura doğru gitmeleri gerekiyordu. Yine homurdanmışlar ve yine burunlannı büke­rek meclisi terk etmeye başlamışlardı.

Son Umut

Kureyş’in önde gelenleri yanından aynhnca Ebu Talib, yeğenine döndü ve yılların tecrübesiyle şunlan söyledi O’na: – Vallahi de ey kardeşimin oğlu! Onlardan imkânsız bir şey istemedin!

391 Bkz. Halebi, Sire, 2/49-50

Efendiler Efendisi’ni ümitlendiren bir cümleydi bu. Ni­hayet, yıllar sonra amcası da İslam’a geliş emaresi göstermiş; iman adına bir kapı aralamıştı. Her fırsatı değerlendirmek isteyen müşfik Nebi, büyük bir ümitle ona yöneldi; bunca za­man kendisine kol ve kanat geren biricik amcasının, iman adı­na mesafe alamadan gitmesine gönlü bir türlü razı değildi:

– Ey amca! Peki, onu sen söyle ki, kıyamet gününde ben de onunla sana şefaat edebileyim, dedi.

Kendini, insanların imanını kurtarmaya adamış bir ruh için bu, elbetteki çok önemli bir fırsattı; amcasının, gelip de iman etmesini o kadar gönülden arzuluyordu ki! Ancak iman işi, bir nasip meselesiydi; peygamber bile olsa insan, Allah di­lemedikçe kimseyi hidayet üzere sabit tutamaz ve dilediğine bu yolu ayncalıklı hale getiremezdi. Zira vahiy de aynı şeyleri söylüyordu:

– Şüphe yok ki Sen, dilediğin kimseyi doğru yola eriştire­mezsin; lakin ancakAllah dilediğini doğruya hidayet eder.392

Ve Hüzünlü Veda

Evet, bu bir muhabbetin eseriydi; ama bir türlü olmuyor, neticeye gidilemiyordu. İşte bu son hamle de, yeni ve son bir ümitti. Yeğeninin bu kadar içten ümit beslemesini görünce Ebu Talib:

– Ey kardeşimin oğlu, diye seslendi. Daha sesinin tonun­da, “O kadar da iimitli olma!” mesajı gizliydi. Bir anlık dur­gunluktan sonra da:

– Vallahi de, şayet benden sonra atalannın oğluna bu­naklık atfetmelerinden ve Kureyş’in de, ölümden korktuğum için bu kelimeyi söylediğimi zannedeceklerinden endişe edip korkmasaydım mutlaka onu söylerdim. Ancak onu, sadece Seni sevindirmek için söylerim, dedi.

392 Bkz. Kasas, 28/56

Ancak Efendimiz, yine de her anı değerlendirmek isteye­cek ve bulduğu her fırsatta amcasının, kalıcı bir adres bırak­masını isteyecekti.

Küfrün önderleri yine amcasının yanına gelmişlerdi. Bu arada Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), hasta yatağındaki Ebu Talib’in yanına doğru ilerlemeye başladı. Bir başka öz amca, hemen ileri atıldı ve Resülullah’ın hedeflediği boşluğa oturuverdi. Maksadı, Efendiler Efendisi’nin, son demlerinde Ebu Talib’e tesir edip de onu; İslam’a davet etmesinin önüne geçmekti. Ebu Talib’in can derdine düştüğü bu demlerde bile küfür, yine küfrünü eda ediyor; iman adına en küçük bir ham­leye müsaade etmek istemiyordu. Göz göze gelip de şefkatle amcasına bakışlanna bile tahammülleri yoktu. Bir de Efen­dimiz, bulduğu her fırsatta iman talebinde bulunuyordu. İşin özü, Ebu Talib’in son demlerinde bile, imanla küfrün mücade­lesi zirvede yaşanıyordu:

– Ey Ebu Talib! Yoksa, Abdulmuttalib’in dininden vaz mı geçiyorsun, diye sordular.

– Hayır. Ben, Abdulmuttalib’in dini üzere kalıyorum, diye cevap verdi Ebu T5.lib.393

Artık, ölüme daha yakındı. En yakınında ise, bir diğer kardeşi Abbas vardı. Dudaklanndaki hareketi izlemeye çalışı­yordu. Derken, en büyük hami ve müşfik amca, hayata gözle­rini yumuyordu.

Küfrün baskısı altında ve bir türlü imana giden yola gi­remeyen amca Ebu Talib için Allah Resülü, bundan sonra da dua ve istiğfardan vazgeçmeyecek ve şöyle diyecekti:

– Bana gelince vallahi de Ben, bundan nehyedilmediğim sürece senin için istiğfar edeceğim.394

393 Abdulmuttalib’in dini üzerinde kalma meselesi, EbU Talib’in imanı konu­sunda önemli bir merkezi tutmaktadır.

394 Bkz. Buhari, 1/457 (1294)

Yaşayan Kur’an’ın bu ifadesi, çok geçmeden Cibril’in müj­deleriyle teyid edilecekti. Gelen ayet de, önce mevcut durumu rapor edip sonrakiler için adeta bu tabloyu ebedileştiriyor; ardından da, ataları arasından bir örnek vererek bu konuda ortaya konulması gereken tavrın ne olduğunu bir modelle an­latmış oluyordu:

– Cehennem ehli oldukları kendilerince belli olduktan sonra -akraba bile olsalar- müşrikler hakkında istiğfarda bu­lunup onların affedilmelerini istemek, ne peygamberin ne de mü’minlerin yapacağı bir iştir. İbrahim’in, babası için istiğfar dilernesi ise, sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuş­tu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendine belli olunca, onunla ilgisini kesmişti. Gerçekten İbrahim, çok yumuşak huylu ve sabırlı idi.395

Techiz ü tekvin işlerini de gördükten sonra Abbas İbn Ab­dü1muttalib, Allah Resülü’nün yanına yaklaştı ve hüzün kesil­miş yeğenine:

– Ey kardeşimin oğlu! Allah’a yemin olsun ki kardeşim Ebü Talib, Senin ondan istediğin o kelimeyi son anında söy­ledi, dedi.

Resül-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellern), aynı şekilde düşün­müyordu ve amcasına dönerek:

– Ben duymadım, dedi.396 Bunun üzerine Abbas, yeğe­nine yaklaşacak ve amcasıyla ilgili daha yumuşak ve dengeli olmasını talep edecekti. Ancak O, zaten bir denge insanıydı; sırat-ı müstakimin zirve temsilcisiydi O (sallallahu aleyhi ve sellem) ve herkes, dengede O’nu örnek almalıydı. Onun için amca Ab­bas’a şunları söyledi:

– Umarım ki kıyamet gününde, benim şefaatim ona fayda verir de, cehennemdeki azabı kısmen de olsa hafifler, o süreci daha hafif atlatır.397

395 Bkz. Tevbe, 9/113, 114

396 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/265, 266

397 Bkz. Buhari, Sahih, 3/1409 (3672) EbU Talib’le ilgili olarak Efendimiz (sallal­lahu aleyhi ve sellem)’den şeref sudur olmuş, “Rabbimden onun için çok bü­yük hayır umuyorum.” (İbn Sa’d, Tabakat. 1/124, 125), “Şayet Ben olmasay­dım o, şimdi cehennemin en altında azap görüyor olacaktı”, (Müslim, Sahih, 1/195 (209) ve “Onun cehennemdeki azabı, topuk kemiklerine kadar ulaşır.” (Müslim, Sahih, 1/195 (210) gibi rivayetler de vardır.

Hz. Hatice’ye Veda

Ebü Talib’in vefatı üzerinden henüz üç gün geçmişti. En azından dünyaya veda ederken bir adres bırakması için çok uğraşmıştı, ama dudaklanndan bu adresi ifade eden bir cümle duyamamıştı Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern). Üstüne üst­lük, onun yokluğunu fırsat bilen Kureyş, artık daha acımasız­ca yüklenecek ve bu yüklenmelerde onun yokluğunu acı acı hissedecekti. Çok üzüntülüydü; en büyük destekçi ve hami­si, amcası Ebü Talib’in imanına şahit olamadan, dünyadaki sıcaklığına mukabil ebedi huzuru kazanma yoluna girdiğini ifade edecek bir kelime duyamadan onu toprağa vermenin hüznü içindeydi.

Karanlığın koyulaştığı en zifiri demlerdi, Hasta yatağın­da bıraktığı kerim zevcesinin durumunu merak ediyordu ve çadınna yöneldi telaşla … Çünkü, bir diğer destekçi Hz. Hati­ce de hastalıktan kıvranıyordu. Son yolculuk öncesinde Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), ateşler içinde kıvranan kerim zevcini ziyaret için yola koyuldu. Ebü Talib gibi bir dayanak­tan mahrumiyetin yanında, can dostu ve en sadık yaranından da mahrum kalmak vardı işin ucunda …

Yaklaştı ve çadınn perdesini araladı yavaşçal.. Hastalıkla inleyen Hz. Hatice’nin hali yürek yakıyordu; altında firak çığ­lıklan sezilen iniltilerdi bunlar … Hatice, Mekke’nin en zengin kadınıyken bugün, açlık ve sıkıntı içinde iki büklüm; sürgün hayatının tüketen şartlanyla boğuşarak gidiyor; geride kalan­lara el sallayıp veda ediyordu.

Derinleşmiş hüznünde, Allah Resülü’nü, kızlanyla bir­likte yalnız bırakacak olmanın endişeleri gizliydi. Gidiyordu; ama gönlü, himayesiz kalan Efendisi’nde mahpus, geride ka­lan Sultanlar Sultam ve Rabb-i Rahim’ine emanet ettiği ye­timlerinde esir kalmıştı. Erken doğmuş, Hakk’a erken uyan­mış ve şimdi de, kendi elleriyle emanet ettiği iki yavrusundan sonra, onlara kavuşmak için önden gidiyordu.

Yüzünde, gidişi öncesinde tatlı bir tebessüm belirdi; belli ki artık, Cibril’in muştusunu getirdiği cennet yamaçlan açıl­ınıştı gözlerine … Ancak bu tatlı tebessüm bile, şefkat ve mer­hamet yüklü bulutlar gibi çadınn kapısında kendisini gözle­yen Efendisi’ni görünce acılaşmış ve derin bir hüzün şekline dönüşmüştü. Her ikisi de, birbirlerinin halini düşünerek hü­zün yaşıyordu.

Şefkat ve Merhamet Sultanı’nı derinden yaralayacak bir manzaraydı bu!.. Göz pınarlan harekete geçmiş, yanaklann­dan süzülen damlalar mübarek sakalım ıslatmıştı; ardı ardına hıçkınklar düğümlendi defalarca boğazında! ..

Bir minnet duygusuyla yanına yaklaştı Allah Resnlü ve ifadede kelimelerin kısır kaldığı mana yüklü şu cümleleri sıra­lamaya başladı, titreyen dudaklanndan tane tane:

– Benden dolayı, ey Hatice! Sen de, bu sıkıntılara katlan­mak zorunda kaldın ve karnetine göre bir hayattan mahrum yaşadın.

Aslında sen bunlara layık bir kadın değildin. Keremine karşılık kerem le mukabele bulmak varken sen, çile üstüne çile ve mihnetle mukabele gördün, demek istiyordu ve ilave etti:

– Ancak unutma ki Allah, her sıkıntı ve zorluğun arkasın­dan, mutlaka hayr-ı kesir murad etmiştir … 398

398 Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 9/218

Ve Ebu Talib’den sonra ikinci önemli dayanak da artık yaşamıyordu. Atmış beş yaşlanndayken dünya ve dünyadaki bütün sıkıntılara veda ederek, içinde ne bir gürültü ne de bir yorgunluk olan, incilerle örülmüş ebedi mekanına intikal et­mişti Hz. Hatice (radıyallahü anha),

Böylelikle o, Hira’ da doğan güneşin ardından bir Kadir Gecesi başladığı yeni hayatını, yine bir Kadir Gecesi’nde nok­talamış oluyordu. Mezanna inip ebedi yurdun ilk kapısı olan Hacim Kabristanı’ndaki rnekanına onu, bizzat Allah Resülü yerleştirecek; yine toprakla üzerini de O kapatıp tesviye ede­cekti.399

Artık musibetler, sağanak olup yağmaya başlamıştı; çün­kü yanında, yaşadığı her sıkıntıda semtine sığınıp da sükün bulduğu bir destek; musibet olup üzerine gelen meteorlann atmosferine çarparak parçalandığı bir dayanak ve yılların tec­rübesiyle gelişmeleri sabırla karşılamada emin bir yardımcısı yoktu Allah Resülü’niin.

Allah Resülü için miişfik bir babadan, güvenli bir koruma ve gönlü zengin bir amcadan sonra; sadık bir yar, kerim bir zevce ve müşfik bir dayanak da artık yaşamıyordu. Bu sebeple Kureyş, daha bir cesaretlenmişti; Efendimiz’in üzerine daha çok geliyordu. Bir gün, sefahete kendini kaptırmışlardan biri, yolda yürüyen Efendiler Efendisi’nin üzerine toz-toprak atmış ve O da üst-başı bu halde iken, başını öne eğerek hane-i saadet­lerine gelmişti. Kızlarından birisi, babasını bu halde görünce çok üzülmüş ve bir taraftan Efendimiz’in üzerini temizlerken diğer yandan da bu üzüntüsünü ağlayarak gösteriyordu. Ufku süzen gözlerin ardından şöyle buyurdular:

“- Ağlama kızım ve sakın üzülme! Allah, senin babanı zayi edecek değildir”

399 İbn Sa’d, Tabakat, 8/18 400 İbn Hişam, Sire, 2/264

Ardı ardına yaşanan bu üzücü olaylarla dolu bu yıla, hü­zün yılı denilecekti. Zira onda, bir yandan müşriklerin ortaya koyduklan haksız başkaldın ve tepkiler çığınndan çıkmış ve kontrol edilemez bir konuma gelmiş, diğer yandan da Efendi­miz’in yanındaki iki temel dayanak da ebedi aleme göç etmişti. Mahzun Nebi’yi hüzne boğan gelişmelerdi bunlar ve bundan sonra bu isim, geride kalan bir yıla alem olacaktı.

Ebu Leheb’i Bile Duygulandıran Manzara

Ebu Talib ve Hatice validemizin vefatıyla birlikte Efendi­ler Efendisi derin bir hüzne dalmış, çoğu zamanlannı evinde yalnız geçirmeye başlamıştı. Yetimleriyle birlikte baş başa ve­rip müşterek bir hüzün yudumluyordu. Annesiz kalmanın ne anlama geldiğini en iyi bilen de yine O idi. Onun için, kızlanna ayn bir şefkat gösteriyor ve böylesine önemli bir zaman dili­minde onlara daha çok vakit ayınyordu.

Ebu Leheb olsa da Abduluzza, öz amca idi; kardeşinin yokluğunda Kureyş’in yeğeninin üzerine daha fazla gittiğini de zaten görüp duruyordu. Bu manzara, onun cehenneme ya­kıt olacak taş misal kalbini bile yumuşatmış ve yanına gelerek şu teklifte bulunmuştu:

– Ya Muhammed! Dilediğin gibi rahat hareket et; Ebu Ta­lib hayattayken neler yapıyor idiysen şimdi de aynısını yap! Lat’a yemin olsun ki, ben ölene kadar Sana kimse ilişemeye­cek!

Gerçekten de bu, hiç beklenmedik sürpriz bir gelişmeydi, demek ki Allah dileyince, nice olmaz gibi görünenler oluyor, taş kesilmiş vicdanlar bile şefkatle harekete geçebiliyordu.

Derken bir gün, İbnü’l-Gaytala adında birisi, Efendimiz’e hakaret edip kötü sözler sarfetmiş; bunu duyan Ebu Leheb de, hemen gidip İbnül-Gaytala’nın haddini bildirmişti. O da şaşırmıştı; daha düne kadar kendileriyle birlikte yeğeninin ölümüne imza atan ve onları, birhiç uğruna üç yıl sürgüne gönderen adam, karşısında duran Ebu Leheb değildi!

Koşarak bir çırpıda Kureyş’in yanına geldi:

– Ey Kureyş topluluğu! Ebu Utbe de sabi olmuş!

O gün için bu, en flaş haberdi. Ebu Leheb de gidip Muham­med’e iman etmişse, artık dünya kendilerine zindan demekti. Hemen yanına koştular ve durumu tetkik etmek istediler:

– Hayır! Ben, Abdulmutlalib’in dinini terk etmedim. Sa­dece ben, kardeşimin oğluna sahip çıkıyor ve O’nu korumaya çalışıyorum, diyordu. Gönüllerine su serpen cümlelerdi bun­larve:

– İyi ediyorsun; hem böylelikle akraba olmanın gereğini yerine getirip ihsanda bulunuyorsun, diyerek oradan aynldılar.

Aradan birkaç gün daha geçmişti. Kureyş’in intikam ses­leri bir nebze kesilmişti, kısmen de olsa Mekke’de bir rahat­lama hissediyordu. Ancak bu, süreklilik arz etmeyecek sun’i bir rahatlamaydı. Çünkü Ebu Cehil ve Ukbe İbn Ebi Muayt bir araya gelmiş ve Ebu Leheb’i ziyaret ediyorlardı. Belli ki Ebu Cehil, yine Ebu Cehilliğini yapacak, Ukbe de Ukbeliğini gösterecekti. Küfür adına hava oluşturmada, insanlar üzerin­de baskı kurup kararlarını etkilemede ve kamuoyunu istedik­leri istikamete yönlendirmede üzerlerine diyecek yoktu. Ebu Leheb’e de yaklaşmış, şöyle diyorlardı:

– Senin kardeşinin oğlu, babanın nerede olduğunun ha­berini sana da verdi mi?

– Peki, neredeymiş o, diye soruyordu.

– Babanın cehennemde olduğunu söylüyor, diye damarına basarak konuşuyor, böylelikle onun inat damarını tahrik etmeye çalışıyorlardı. Ve ne yazık ki bu tahrik de tutacaktı.

Zira Ebu Leheb’i can evinden vuran bir durumdu bu. Za­ten, kendisi ve hanımı hakkında söylenilenlerden haberdar olmuştu; ama o her şeye rağmen (!) çığırından çıkan zulümler karşısında mağdur olan yeğenine sahip çıkma adına, bir neb­ze O’nun elinden tutmak istemişti. Babasına toz kondurmak istemezdi ve hemen gidip, yeğeniyle olan bütün alakasım kes­meliydi. Koşarak geldi ve şunlan söylemeye başladı:

– Vallahi de ben, Abdulmuttalib’in cehennemde olduğu­nu söylediğin sürece, ebedi olarak Sana düşman kalacağım!

Yolların yeniden aynldığım gösteren bir cümleydi bu. Za­ten, Ebu Leheb gibi birinden de ancak bu beklenirdi. Bundan sonra yeniden Kureyş hiddetlenip köpürecek, Mekke’de yaşa­nan geçici bir nefes alma dönemi de artık, bir nostalji olarak kalacaktı.

401 Bkz. İbn Sa’d, Tabakat. 1/211

Posted in Efendimiz | Etiketler: | Leave a Comment »

HABEŞİSTAN HİCRETLERİ

Posted by HacıAta 10 Nisan 2013

Vahiy geleli beş yıl olmuştu. Aylardan Recep idi. İbn Er­kanı’ın evi, kısmen de olsa problemi çözmüş, imana ait mese­leIerin daha sakin bir atmosferde görüşülmesine zemin hazır­lamıştı. Ancak bu, sadece söz konusu evle sınırlı bir durumdu; buradan ayrılan insanlar, yeniden takibe alınıyor ve bilhassa zayıf ve korumasız olanlar, giderek artan bir şiddete maruz kalıyorlardı. Her geçen gün Mekkeliler, daha bir acımasız olu­yor ve inananlara, Müslümanca yaşama hakkı tanımıyorlardı. Onun için daha kalıcı bir çözüm gerekliydi.
Bu arada Allah (celle celaluhü), Cibril-i Emin vasıtasıyla mü­’minIere yeni bir yol göstermişti:
– Bu dünya hayatında ihsan şuuruyla hareket edenle­re Allah da ihsanla muamele eder. Ve şüpheniz olmasın ki, Allah’ın yarattığı yeryüzü çok geniştir; bununla birlikte sabre­dip de dişini sıkanların mükâfatı, sayısız bir şekilde kendileri­ne verilecektir.
356 Bkz. Zümer, 39/10
Ayet, herkese açıktan hicret emri vermemekle birlikte böyle bir yolculuğun, dini hayatı yaşayabilmek adına getire­ceği rahatlıktan bahsediyordu. Madem ki yeryüzü genişti; o zaman bu genişlikten istifade edilmesi gerekiyordu. Bunun için de Allah Resülü (sallallalıu aleyhi ve sellem), şöyle bir yönlen­dirmede bulunacaktı:
– Keşke Habeşistan’a gidebilseniz. Zira orası güvenli bir yerdir; hem, orada bir melik var ki, yanında kimseye zulme­dilmez!
Habeşistan, Mekke için tanıdık bir yerdi; zira ticaret mak­sadıyla sıklıkla buraya gelirler ve belli başlı ihtiyaçlannı bu­radan giderirlerdi. Bu gidiş-gelişlerde, ülkenin genel yapısı hakkında bir hayli malümat sahibi olunmuştu. Buna binaen de mü’minler, Necaşi’nin ülkesine sevkediliyordu.
Birinci Hicret
Efendimiz’in bir işareti bile kitleleri harekete geçirirdi.
Kaldı ki, açıktan Habeşistan’a gitmenin bugün için daha gü­venli olduğunu söylüyor ve inananlan o istikamette yönlendi­riyordu. Onun için, hemen hazırlıklar başladı ve Mekke’ deki şiddete hedef olmaktan kurtulup dinlerini daha iyi yaşayabil­mek için dördü kadın toplam on beş357 kişilik bir ekip yola ko­yuldu. Başlannda, Efendimiz’in damadı Hz. Osman da vardı. Elbette bu yolculuk, fırsat kollayan Kureyş’ten gizli yapılacak­tı. Gecenin karanlığında ve kimseye haber etmeden Mekke’­den yeni bir dünyaya hicret yaşanıyordu. İlk hicretti bu; son­rasının nelere gebe olduğu belli değildi; ama ne önemi vardı! Yönlendiren O olduktan sonra buna ne gamdı!
Kimisi yürüyerek kimisi de binek üzerinde sahile kadar gelmişlerdi. İnayet-i ilahiye yollanna su serpmişti bir kere; kendilerini sahilde bekleyen iki gemiyle karşılaştılar ve yanm dinar karşılığında bu gemilere binerek Habeşistan’ın yolunu tuttular.
357 Bu sayının, on iki erkek ve dört kadın olmak üzere on altı olduğuna dair de rivayet vardır. Bkz. Taberi, Tarih 1/547.
Beri tarafta Mekke’de, Hz. Osman ve hanımı Rukiye vali­demiz, Mus’ab İbn Umeyr, Abdurrahman İbnAvf, Ebu Seleme ve hanımı Ümmü Seleme validemiz358 ve Osman İbn Maz’ün gibi önde gelen isimlerin de aralarında bulunduğu bu insanla­rın yokluğu kısa süre içinde anlaşılmıştı ve arayıp bulmak için arkalanndan Kureyş’in elçileri gitmişlerdi. Ancak, artık çok geç kalmışlardı; zira, sahile geldiklerinde gemiler çoktan ha­reket etmiş ve mü’minler, sahil-i selamete yelken açmışlardı.
Nihayet, Habeşistan’a ulaştılar; artık ne Ebu Cehil’le Ebu Leheb’in tahakkümleri, ne Utbe ve Şeybe’nin hakaretleri ve ne de Ukbe ile Ümeyye’nin sataşmalan vardı! Mekke’de iken, sadece dinlerini yaşama adına attıkları her adımda karşılarına dikilen bütün engeller bir anda yok olmuş, namazlarını huzur içinde kılıp huşu ile Kur’an okuma fırsatı bulmuşlardı.
Efendiler Efendisi, Habeşistan’a gidenlerden uzun zaman haber alamamıştı, başlarına neler geldiğini merakla bekliyor­du.
Nihayet o cihetlerden gelen bir kadın, huzura gelip Hz. Osman ve Hz. Rukiye’yi gördüğünü anlatacaktı. Bu haber kar­şısında sevinen Habib-i Zişan:
– Şüphesiz Osman ve hanımı, İbrahim ve Lut’tan sonra ailecek hicret eden ilk evin sahibidir buyuracaktı.

Geri Dönüş
Bu ilk yolculuk, Recep ayında gerçekleşmişti. Aradan iki ay daha geçmişti. Ramazan ayının bir gününde Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), yine Kâbe’ye gelmiş, Rabbine ibadet ü taatle meşguldü. Yine etrafında bir kalabalık birikmiş, ne yapacağını seyre dalmışlardı. Bir ara Efendiler Efendisi, bütün hücreleriyle birlikte Kur’an okumaya başladı; Necm suresini okuyordu. Kulaklanna gelen bu kelam, oradakilerin daha da dikkatini çekmiş ve pürdikkat O’nu dinliyorlardı. Zira, o güne kadar hep işin şamatasını yapmış ve yanlannda Kur’an okun­duğunda kuru gürültü yaparak, kelam-ı ilahiden insanların is­tifade etmelerine engelolmak isternişlerdi.a'” Belki de ilk defa bu kadar net işitmiş, ilahi kelamın ağırlığını ilk defa engelsiz dinleme fırsatı bulmuşlardı.
Herkes, gerçek niyetini unutmuş, kendini Kur’an’ın sihir­li dünyasına kaptınvermişti. Yürekleri okşayan o ilahi beyan, adeta zihinlerindeki bütün kir ve pası silip süpürmüş; onlan da bambaşka insanlar haline getirivermişti. Nihayet Efendiler Efendisi, surenin sonundaki secde ayetini okuyunca hemen secdeye gitti. O da ne; dinleyen herkes, yaptıklarını hiç sorgu­lamadan Allah Resülü’nü taklit edip O’nunla birlikte secdeye gidiyordu! Sanki bu kelama ve onu tebliğ eden Resülullah’a savaş ilan edenler onlar değildi! Kabe’nin Rabbi, sanki gelecek günlerin perdesini aralamış, onlardan birini Mekke sakinleri­ne gösteriyordu.
Tabii olarak bu manzarayı seyreden başkalan da vardı; o kadar yakında olmadıklan için gördükleri bu manzaraya bir anlam verememiş ve Efendimiz’le birlikte secdeye giden Mek­kelileri kınıyorlardı. Onlan yeniden küfür çizgisine çağıran bir kınamaydı bu ve çok geçmeden hemen, kendilerinin büyülerı­diğini iddia ederek gerisin geriye dönüvereceklerdi.
358 Bkz. Müslim, Sahih, 2/631 (918) Ebü Seleme’nin vefatından sonra Efendi­miz’e eş olma balıtiyarlığına erecek ve ‘mii’minlerin annesi’ sıfatını alacaktır. 359 Bkz. Taberi, Tarih, 1/547
360 Hakim, Müstedrek, 4/50 (6849). Başka bir rivayet ise, “Şüphesiz Osman, bu ümmet içinde ailesiyle birlikte hicret edenlerin ilkidir.” şeklindedir. Bkz. İbn Sa’d, Tabakat, 1/203 vd. Taberi, Tarih, 2/222
361 Bkz. Fussılet, 39/26
Bu hadise, Habeşistan’a ulaşıncaya kadar şekil değiştir­miş ve sadece zahiri görüntüsüyle birlikte anlatılır olmuştu. Habere göre, artık Mekkeliler Müslüman olmuştu. Öyleyse Resülullah’tan ayn kalmaya ne hacet vardı! Mekkeliler Müs­lüman olmuşsa, orada işkence ve sıkıntı da kalmamış demek- ti. Gerçekten de çok sevinmişlerdi. Bir taraftan da, hayret et­miyor değillerdi; bu kadar kin ve inat, iki ay içinde nasılolur da değişebilir, katı kalpler bir anda nasıl da yumuşayıp Hak karşısında secdeye gidebilirdi! Demek ki Allah dileyince her şeyolabiliyordu ve hemen geri dönme karan aldılar.
Yine gemiye binmiş ve karşı sahile ulaşmışlardı. Artık, Efendimiz’e, Mekke’ye, Kabe’ye, diğer mü’min kardeşlerine, çoluk-çocuklanna ve mal-mülklerine kavuşacak olmanın heye­canıyla yürüyorlardı. Nihayet, Mekke’ye bir saatlik bir mesa­feye geldiklerinde işin gerçek yüzünü anlamışlardı. Bir yanlış anlamanın kurbanı olmuşlardı! Gerçekten de zor bir durum­du; geri dönüp yeniden Habeşistan’a gitmekle Mekke’ye gir­mek arasında gidip geldiler bir müddet! Daha sonra da, bir kısmı geri dönüp Habeşistan’a gitmeyi; diğer bir kısmı da, ge­cenin karanlığını bekleyip Mekke’ye girmeyi tercih edecekti.
Evet, Habeşistan’a geri dönenler yine kurtulmuştu; belki, yakınlanna kadar geldikleri halde Resülullah’la görüşernemiş, Kabe’yi ziyaret edip arkadaşlanyla hasbihal de edememişler­di. Ancak, en azından Mekke’nin kin ve nefretinden korun­muş; huzur içinde ibadetlerini yapabilecekleri bir zemine yeniden kavuşmuşlardı. Mekke’ye geri gelenler ise, kendile­rine sahip çıkacak bir hami bulabilenler, bir müddetliğine de olsa işkenceden kurtulmuşlardı. Ancak diğerleri, yeniden eski günlere geri dönmüş ve kendilerini, eskisinden de beter bir sıkıntının içinde buluvermişlerdi. Bu sefer, müşrikler önceki gidişi de bildiklerinden dolayı işi ihtimale bırakmıyor ve kar­şılaştıklan her yerde söz ve tiille mukabelede bulunup işkence yapıyorlardı.

Mus’ab İbn Umeyr’in Durumu
Mekke’de bunalanların Habeşistan’a hicret haberini alın­ca Mus’ab İbn Umeyr de, ümitlenmiş ve bir yolunu bularak, hapsedildiği yerden kurtulup Habeşistan’a hicret etmişti. Al lah yolunda hicret eden ilk muhacirler arasında artık o da var­dı; ne anne şiddeti ne de babasının başında ekşimesi kalmıştı! Şimdi ise, zemherirde açan güneş gibi Habeşistan dönemi bit­miş; yeniden Mekke’ye dönmüşlerdi.
Annesi için bu, bulunmaz bir fırsattı ve döner dönmez tekrar hapsetmek istedi Mus’ab’ı! İkisi de kararlıydı ve ikisi de gözyaşı döküyordu; annesi, öz evladını kendince bir hayal uğruna kaybetmenin üzüntüsüyle ağlıyor, oğul ise, Hakk’a kalbinin kapılannı kapatıp üstüne gelen annesinin gereksiz inadına yanıyordu! Yüreği imanla dolup taşan bir delikanlı­nın, imana ateş püsküren bir anneyle imtihanı, küfürde inatla imanda ısrann bir mücadelesiydi!
Bu durum, kendi öz evladı Mus’ab’ı evinden kovacağı ana kadar da devam edecekti. Kendini dinlemeyen birine, ‘oğlu’ na­zanyla bakmayı düşünmüyordu Hunôs Binti Malik. Yine böyle bir gün, iyice sinirlenmişti. Israr etmişti; ama Mus’ab, Allah’ı inkar edip bir türlü putlara temenna durmuyordu. Duyduğu kin, evlat sevgisini gölgede bırakacak mahiyetteydi ve:
– Ne halin varsa gör. Artık ben senin annen değilim, de­yiverdi. Her şeyden mahrum etmişti Mus’ab’ı … Öz oğlunu kovup, evinin kapılannı sürgülerken, aynı zamanda imana da kalbini tamamen kapatmış oluyordu.
Bir annenin oğlundan kopması ne kadar zor ise, imana uyanmış bir evladın, annesini ‘ebedi yokluk’ içinde kendi ha­line bırakması da o derece dayanılmazdı. Ancak, dünya adına vazifesinde kusur etme niyetinde değildi Mus’ab! Mal-mülk de ne laf; gözünde ne dünya nimetleri ne de gelecek kaygısı vardı. Başta annesi olmak üzere bütün insanlığın imanı dol­durmuştu gözlerini ve bir sevda olmuştu onun için bu! Adeta yalvardı annesine:
– Ey anneciğim! Ne olur bir de beni dinle! Gel, sen de, yegane ilahın Allah ve Muhammed’in de O’nun kulu ve Resülü olduğuna bir inanıver.
Davet ne kadar tatlı ve yumuşak ise, ona gelen cevap da o derece sert ve tavizsizdi:
– Yıldızlara yemin olsun ki, asla! Senin dinine girecek ka­dar ne aklımı kaybettim ne de şuurumu yitirdim!
Uğraşlar netice vermiyordu ve çaresiz vedalaşıp koptu ha­nesinden! Sıcak bir yuvadan kovulmuştu kovulmasına; ama dünyanın en sıcak bir gönlüne kuracaktı otağını! Geldi Resülal­lah’ın huzuruna, teslim oldu ona ve ayrılmadı bir daha!
Artık Mus’ab da, diğer sahabeler gibi, bulabildiği haşin li­baslar içinde, bazen karnı doyan, zaman zaman da açlıktan kıvranan bir insandı. O da artık, Habbabların, Bilallerin ara­sına girmişti. Güzel kokular sürmeye alışkın mübarek cildi, açlık ve sıkıntıdan, baharda kabuk değiştiren yılan derisi gibi kabarmış; pul pul dôkülüyordu.
Uzaktan meclise geliyordu bir gün! Yaklaşırken etrafın­daki sahabeletle birlikte gelişini seyrediyordu Allah Resülü (sallallalıu aleyhi ve sellem) de. Mus’ab’ın yorgun; ama huzurlu ha­lini süzen gözlere çoktan yaş yürümüştü; başlar öne eğildi… Hüzünlenmişlerdi beraberce!.. Zira Mus’ab, eski ve yıpran­mış, köhne bir elbise içindeydi. İslam’dan önceki durumunu bilenlere, onun bu hali çok dokunmuştu. Bilal, zaten fakirdi. Habbab ve Arnmar’ın da imkanlan iyi değildi; alışkındı onlar yokluğa! Ama Mus’ab öyle miydi? Gördükleri karşısında Re­smallah da dayanamadı ve şunlan söylemeye başladı:
– Bu gelen Mus’ab’ı ben, daha önce de görüyordum.
Anne-babası yanında Mekke’de ondan daha kıymetli biri yok­tu. O, bunlann hepsini Allah ve Resülü için terk etti ve geldi buraya!
O ise, bütün bu olup bitenlere aldınş etmiyordu. Zira, in­sana huzuru, elbise vermiyordu ki! Bir kalpte iman yoksa ka­lıp, bedeni sıkan sürekli bir işkenceydi. O’nun bir hedefi vardı; iman adına gökler ötesine uzanan bir vesileye tutunmuş, gün­den güne derinleşiyor ve sürekli mesafe alıyordu. Günbegün gelen ayetleri ezberliyor, Mürşid-i Ekmel’inden, dininin ince­liklerini öğrenip, hakkını vererek yaşamaya çalışıyordu.

Abdullah İbn Süheyl’in Gelişi
Hz. Abdullah, Kureyş üzerinde söz ve şiirleriyle etkinli­ğiyle bilinen, hitabeti dillere destan ve her meselede Kureyş’e akıl hocalığı yapan Süheyl İbn Amr’ın oğluydu. Efendimiz’i, ilk defa amcası Selıt İbn Amr’dan duymuş; Hz. Selit’in gay­retleri neticesinde Müslüman olan diğer amcalan Hôtıb ve Sekrôn’ıs: övgü dolu ifadelerine kulak vermiş ve çok geçme­den Efendiler Efendisi’ne gidip teslim olan eniştesi Ebu Sebre ve ablası Ümmü Gülsüm’deki değişimi de fark ederek İslami­yet hakkında kendisinde ciddi bir merak uyanmıştı.
Anlaşılan, Mekke’de yeni bir tatlı su kaynağı vardı ve de­mek ki, bunun farkına varan herkes, teker teker bu kaynağa koşuyor ve kana kana pınarlanndan ab-ı hayat yudumluyor­du. Her ne kadar babası Süheyl, bu gelişmelerden rahatsızlık duyup diliyle gelişmeleri hicvedse de amcalanna olan itimat ve güveni kendisini; babasının bu konuda haklı olmadığı so­nucuna götürüyor ve bu vesileyle de, gelenek olarak tevarüs ettiği bütün anlayışlannı teker teker sorguluyordu.
Derken bir gün, o da bu kaynağa koşmaya ve hayat bahşe­den pınarlanndan doya doya içip suya doymaya karar vermiş­ti; amcalannın şefkatle kucaklayan bakışlan arasında geldi huzura ve babasına inat, kelime-i tevhidi haykırarak Müslü­manoldu.
Ancak baba Süheyl, öyle kolay pes edecek birisine ben­zemiyordu; oğlu Abdullah’ın da gidip Müslüman olduğunu duyunca küplere binmişti ve geri döndürmek için her türlü vesileyi mübah göreceğini haykınyordu. Gerçekten de, dedi­ğini yaptı ve ilk karşılaşmalannda oğlu Abdullah’ı yakalayıp zincirlere bağladı. Günün her saatinde yediği dayaklar, ar­tık onun gıdası haline gelmiş; binbir hakaret ve tahkirler de bunun sos ve biberi gibi olmuştu. Hz. Abdullah için bunlar, tahammül edilemez sancılardı. O kadar hiddet ve kararlılıkla üzerine geliyordu ki, iman adına bir kelime bile duymak is­temiyor, her defasında sözü, oğlu Abdullah’ın ağzına tıkarak tek kelime bile etmesine müsaade etmiyordu. Hali, Arnmar’ın haline çok benziyordu; şu kadar ki, Arnmar’ın başında ekşiyip ona işkence edenler yabancılar iken Abdullah’ı inim inim in­leten, bizzat öz babasıydı.
Zincirlere bağlı bulunduğu yerden, Habeşistan’a hicret haberini almıştı. Amcası Sekran da Habeşistan’a gidenler arasındaydı. Bir ömür böyle bağlı kalıp da her an babasından dayak yiyecek hali yoktu ve kafasına koymuştu, bir fırsatını bulup kaçacak ve Habeşistan’a gidecekti.
Dediğini de yaptı Hz. Abdullah. Beri tarafta ise, öfkeli baba Süheyl, oğlunun da elinden kurtularak Habeşistan’a git­tiğini duyunca çılgına dönmüştü; etrafına tehditler savuruyor ve bir gün yeniden eline geçirdiği zaman, ona yapacaklannı sıralıyordu bir bir.
İşte bu sırada, Mekkelilerin Müslüman olduğu haberiyle sevinen ve babasının da yumuşamış olabileceğini tahmin eden oğul Abdullah da, Habeşistan’ dan dönüyordu. Haberi alır al­maz Süheyl, oğlu için düşündüklerini hayata geçirmek için sa­bırsızlanmış, büyük bir hırsla oğlunun yolunu gözler olmuştu. Nihayet, Mekke’ye gelir gelmez de hemen üzerine çullanmış ve onu bir daha da çözülmernek üzere bağlamıştı. Artık Hz. Ab­dullah için, mütemadi işkence vardı. Tek başına bir mahzende, açlıktan kıvrım kıvrım ve her daim üzerinde ekşiyen bir baba­nın hakaret ve şiddetine karşı artık dayanamaz olmuştu. Hz. Ammar’ın yaşadıklannı o da duymuştu ve böyle bir durumda Allah’ın kendisine tanıdığı ruhsatın da farkındaydı; işkenceler dayanılmaz bir hal alınca da bu ruhsatı kullanmaya karar verdi. Böylelikle, babasının dediklerine ‘evet’ diyecek ve böylelikle bir nebze rahat nefes alacaktı. Gerçekten de öyle oldu; oğlunun uslanıp terbiye olduğu­nu gören Süheyl, Hz. Abdullah üzerindeki baskılarını yavaş yavaş kaldırmaya başladı. Ancak, bu süre içinde yine de ihti­yatı elden bırakmıyor; uzaktan tepkilerini ölçüp, baba sözüne yeniden gelişindeki samimiyeti kontrol etmeye çalışıyordu. Bir noktadan sonra, artık hiç tereddüdü kalmamış ve oğlu Abdullah’a yeniden güven duymaya başlamıştı. Bu hal, Bedir Savaşına kadar devam edecekti.

İkinci Hicret
Sıkıntı, her geçen gün katlanarak büyüyordu ve nihayet Resül-ü Kibriya Hazretleri, çözümün yine Habeşistan’a git­mekle mümkün olabileceğini söyleyecekti. Zira önce giden­lerin orada hangi şartlarda olduklannın da haberi alınmıştı ve bu sebeple Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekke’de henüz bulunmayan bir rahatlığı daha fazla insanın elde ede­bilmesi için ümmetine Habeşistan’a gitmeleri hususunda tah­şidatta bulunuyordu. Ancak gönül, Resül-ü Kibriya’yı da ara­lannda görmek istiyordu. Onun için Hz. Osman, Efendimiz’e şunlan söyleyecek ve aralannda şu diyalog geçecekti:
– Ya Resülallahl İlkinde biz gittik ve şimdi ikincisinde yeniden Necaşi’ye gideceğiz! Keşke Sen de bizimle beraber olsan!
– Sizler, hem Allah’a hem de bana hicret etmiş oluyorsu­nuz; dolayısıyla size iki hicret sevabı var!
– Bize bu yeter ya Resülallahl
Artık zaman, yola çıkma zamanıydı. Ancak bu, müşrikle­rin de bildiği bir yoldu; kendilerince tedbir almışlardı ve yeni­den ellerinden kaçırmamak için daha dikkatli davranıyorlar­dı. Bir de bu sefer, daha kalabalık bir grup gidecekti. Öyleyse, olduğundan daha çok dikkat ve kimseye hissettirmerne adına daha çok tedbir ve işi ihtimale bırakmadan daha kontrollü ha­reket etmek gerekiyordu.
Derken bir gece vakti yeniden yola düşülmüş ve peyder­pey sahile doğru bir yolculuk başlamıştı. On sekizi kadın top­lam yüz bir kişi idiler.362
Bütün tedbirlere rağmen yine de Müslümanların ayn­lıp gittiklerini duyan Kureyş’te büyük bir telaş yaşanıyordu. Önceki gidişin neticesini ve Necaşi’nin Müslümanlara yaptığı muameleyi de biliyorlardı. Şimdi gidenlerin sayısı ise, önce­kine nispetle daha fazlaydı. Çok büyük bir problemle karşı karşıyaydılar; kendi avuçlannın içindeyken çözemedikleri bu meselenin, ülkeler arası bir konuma sıçrayıp da genele mal olduğunda üstesinden nasıl gelebilirlerdi ki! Yok, yok; mese­le, kendi kontrollerinden çıkmak üzereydi! Zaten Hamza ve Ömer’i kaybetmiş olmanın hüznü bellerini bükmüş, bu düş­man belledikleri cepheye büyük bir güç katmıştı. Şimdi ise mesele, kontrollerinin tamamen dışında bir zemin bulmuştu.
Hemen bir araya gelip kalıcı ve kesin bir çözüm üzerinde derin derin konuştular. Neticede ittifak ettikleri husus, ne ya­pıp edip Necaşi’yi ikna etmek ve ellerinden kaçırdıklan Müs­lümanlan kendilerine teslim etmesini sağlamaktı. Bunun için aralanndan, bu işin üstesinden gelebilecek iki adam seçtiler; bunlar, Amr İbnil-As ve Abdullah İbn Ebi Rebia idi.363 Her ikisi de, kralların huzurunda nasıl konuşulacağını bilen ve aynı zamanda Necaşi ile muarefesi olan kimselerdi.
Kureyş, işi şansa bırakmak istemiyordu; bunun için her iki elçilerine de tembih üstüne tembihlerde bulunuyor ve na­sıl hareket etmeleri konusunda yol gösteriyorlardı. Bir de, başta Necaşi olmak üzere kralın etrafındaki etkin isimlere çok özel hediyeler hazırlamışlardı. Hatta bu hediyeleri nasıl vere­cekleri konusunu bile bütün detayına kadar elçilere anlatıyor, kraldan önce kralın adamlanna hediyelerini vererek önce on­lan ikna etmeleri, arkasından da Necaşi’ye hediyesini takdim ederek gidenleri geri verme talebinde bulunmalan gerektiğini söylüyorlardı. Planlanna göre, önceden hediyelere boğularak. ikna edilen, yakın markaja alınarak kulislerde yönlendirilen vezir ve din adamlan da, kendi elçilerini destekleyecek ve böy­lelikle Necaşi de, herkesin ‘olur’ dediği bir meselede aksi isti­kamette beyanda bulunmayacak ve Müslümanlan kendilerine teslim edecekti!

Necaşi’ye Giden Mektup ve Necaşi’nin Cevabı
Bu arada Allah Resülü (sallallabu aleyhi ve sellern), Amr İbn Ümeyye ile bir mektup göndererek Necaşi’den, kendi ülkesi­ne gelen Ca’fer İbn Ebi Talib ve arkadaşlanna sahip çıkmasını talep ediyordu. Demek ki mesele, sadece kulaktan duyma bil­gilere dayanmıyor ve ilişkiler, derin bir bilginin üzerinde yü­rütülüyordu. Hatta, sadece bu bilgilere de dayanılmıyor, aynı zamanda gelişmeler konusunda haberleşilerek gidişatın riske girmesinin önüne geçilmek isteniyordu. Mektubunda şunlan söylüyordu:
– Bismillahirrahmanirrahim.
Allah’ın Resülü Muhammed’den, Necaşiyyi’l-Esham’a, Allah’ın selamı senin üzerine olsun! Seni vesile ederek
Ben; Melik, Kuddüs, Mü’min ve Müheymin olan Allah’a hamd ederim. Ben şehadet ederim ki Meryem oğlu İsa, Allah’ın, Betül, Tayyibe ve iffetli Meryem’e ilka ettiği bir ruh ve keli­mesidir; O (celle celaluhü), Adem’i kendi yed-i kudreti ve neflıa-i sübhaniyesi ile yarattığı gibi Meryem’in hamile olduğu İsa’yı da kendi ruh ve neflıasından yaratmıştır.
Ve Ben seni, yekta ve eşi-benzeri olmayan Allah’a ve O’nun dostluğuna; Bana tabi olup, Hak tarafından getirdikle­rimle Bana iman etmeye davet ediyorum. Çünkü Ben, Allah’ın Resülü’yüm.
362 Bu rakamı, on dokuz kadın toplam yüz iki olarak bildiren rivayetler de vardır.
Bkz. İbn Sa’d, Tabakat. 1/207
363 Bazı rivayetlerde bu elçilerin ikincisi, Abdullah İbn Ebi Rebia değil de, Uma­ra İbniı’l-Velid olarak geçmektedir. Bkz. İsfehani, Delail, 100 vd.
Ben sana, amcaoğlum olan Ca’fer İbn Ebi Talib ve onunla birlikte Müslümanlardan bir grup gönderdim. Yanına geldik­lerinde onlara, misafirperverliğini gösterip ülkende kalma im­kanı ver ve onlara zorluk çıkarma! Şüphe yok ki Ben, seni ve ordunu Allah’a davet ediyorum.
Ben, Bana düşen tebliğ vazifemi yerine getirip nasihatimi yap­tım; sizler de bunu Benden kabul edin!
Selam, hidayet yolunu tercih edip ona tabi olanların üze­rine olsun!
Efendiler Efendisi’nin mektubunu alıp okuduktan son­ra Necaşi, hislerini de ifade eden bir mektup yazıp Mekke’ye gönderecekti. Bu mektubunda şu ifadeler yer alıyordu:
– Allah’ın Resülü Muhammed’e, Necaşiyyi’l-Esham İbni­’l-Ebcer’den …
Allah’ın selam, bereket ve rahmesi Senin üzerine olsun ey Allah’ın Nebisi! O ki, O’ndan başka ilah yoktur ve beni de O, İslam’la hidayete erdirmiştir!
Senin mektubun ve İsa hakkında zikrettiğin şeyler bana ulaştı ey Allah’ın Resülül Sema ve arzın Rabbine and olsun ki İsa, Senin zikrettiklerinden fazla bir şey söylememiştir. Se­nin bize gönderdiklerinden ve amcaoğlunla arkadaşlannın anlattıklanndan çok şey öğrenip marifet sahibi olduk. Ben şehadet ediyorum ki Sen, Sadık ve Musaddak olarak Allah’ın Resülü’sün. Ben de, Sana tabi oldum ve amcaoğluna beyat edip huzurunda illernlerin Rabbi için iman edip teslim oldum. Sana, oğlum Eriha İbn Esham İbn Ebcer’i gönderiyorum. Ve ben, sadece kendime malik bulunuyorum; şayet huzuruna gelmemi emredersen, onu da yapanm ya Resülallahl Çünkü ben biliyorum ki, Senin söylediklerinin hepsi de haktır.364
Necaşi’nin mektubundan da anlaşılacağı üzere o, Efendi­ler Efendisi’nin davetine icabet ediyor ve kendi ülkesine gelen Müslümanlara sahip çıkacağını söylüyordu. Hatta, bunun da ötesinde, arzu ettiği taktirde saltanat ve melikliği de bırakıp huzuruna geleceğini peşinen söylüyor ve bunun için de, bir işaretinin kifayet edeceğini ortaya koyuyordu. Başlı başına bu haberleşme bile, bugün aynı yolda yürü­meye çalışanlara çok yönlü bir strateji olarak kaynaklık et­mektedir.
364 İbn Kesir, el-Bidaye, 3/83-84

Ebu Talib’in Çabası
Gerçekten de bu, kendi lehlerine kamuoyunu oluştura­bilmek için Kureyş’in kurguladığı, bugünkü manada medya­tik bir plandı ve bu planla sonuç almak, o günkü şartlardada kuvvetle muhtemel gözüküyordu. Onlann bu planını duyar duymaz, yine amca şefkati -hem de bu sefer, sadece yeğeni için değil; içinde kendi oğlu Ca’fer’in de bulunduğu, yeğeni­nin Habeşistan’daki emanetleri adına- devreye girecek ve Mekke’deki Ebu Talib, şiirin gücünü kullanarak deniz aşın Habeşistan’daki Necaşi’ye şöyle seslenecekti:
– Keşke bilseydim; uzakta Ca’fer, Amr ve akraba olduğu halde düşmanlıkta ilk sırayı alan insanlar neler yapmaktalar?
Acaba Necaşi, Ca’fer ve arkadaşlannı ihsanla kucaklaya­cak mı yoksa buna, şerri tahrik eden bir şeyengel mi olacak?
Ey Melik! Bil ki sen, kötülük karşısında müteyakkız, onur­lu ve kerim bir zatsın; senin yanına sığınan insanlar, senin ha­riminde huzur bulurlar.
Bil ki Allah sana, maddi-manevi büyük bir imkan vermiş; aynı zamanda sen, iyilik ve hayır yollannın hepsine de malik­sin.
Ve sen, cömert ve ihsan sahibi birisisin; sakın ha bu ihsan ve cömertlikten o düşman olan akrabalar da faydalanıp sana bir kötülük yaptırmasınlar!
Görüldüğü gibi Ebu Talib, sadece yeğeni Muhammedü’l­Emin’i koruyup kollamakla kalmıyor; aynı zamanda O’nun emanetlerine de sahip çıkarak deniz ötesi ülkelere sesini du­yurmaya çalışıyordu. Sahip çıktıklannın arasında, kendi oğlu Ca’fer de vardı. Mekke, gidenleri geri getirme telaşına kapıldı­ğı halde o, kendi oğlu bile olsa onun, Habeşistan’da daha gü­venli olduğunu düşünüyor ve bir baba şefkat ve merhametini bir kenara bırakarak oğlunun da orada kalmasını istiyordu. Bu talebini de, o günün en etkin iletişim vasıtası olan şiirle dile getiriyor; karannı vermeden önce Necaşi’nin kulağına kar suyu akıtıyordu.
Elçiler ve Necaşi
Nihayet Müslümanlar, yeniden Habeşistan’a gelmiş ve yine burada, namazlannı rahat kılıp Kur’an’lannı da gürül gürülokumaya başlamışlardı. Çok geçmeden arkalanndan, Kureyş’in iki elçisi de, kucak dolusu hediyeleriyle birlikte Habeşistan’a çıkageldi. Mekke önderlerinin kendilerine anlat­tıklan şekilde önce, fert fert bütün din adamlarının ve sarayda etkin olabilecek her bir görevlinin yanına giderek hediyelerini takdim etmeye başladılar. Yanına uğradıklan her insandan, kralın yanında kendilerini desteklemeleri ve bu ülkeye gelen Müslümanlan geri göndermeleri konusunda yardımlannı ta­lep ediyorlardı. Bunun için de şöyle diyorlardı:
– Şu anda Melik’in ülkesine, bizim aramızdan kaçkın ve sefih gençlerimiz gelip sığınmışlardır; bunlar, kendi dinlerini bırakan; ama sizin dininizi de tercih etmeyen, bizim de sizin de bilmediğiniz yeni yetme bir dinle ortaya çıkan insanlardır. Nihayet biz, Melik’in yanına da girip onlan bize teslim etmesi­ni isteyeceğiz. Sizden ricamız, onun huzurunda mevzu günde­me geldiğinde bizi destekleyip, onlarla konuşmadan hepsini bize teslim etmesini sağlamaya yardımcı olmanızdır. Çünkü, arkada bıraktığımız Mekke’nin göz ve kulağı, burada gelişecek işin üzerinde!
Yaklaşım çok sinsice ve talep de, kendilerince çok masum idi. Hatta, “Kendi ülkelerini karıştırıp ikilik çıkardıkları yet­mediği gibi bir de gelmişler, sizin ülkenizde de anarşi çıkara­caklar, çoluk-çocuğunuzu aldatıp dininizi ifsat edecekler ve neticede sizin de otoritenizi sarsacaklar.” gibi ifadelerle asıl­sız yakıştırmaları peşi peşine sıralıyorlar, kendilerini de, açık birer uyarıcı olarak tarif ediyorlardı. Bunun için uğradıklan her bir insan da:
– Peki, tamam; yardımcı oluruz, diyordu.
Nihayet, herkesin yanına uğranmış ve sıra, Necaşi’nin he­diyelerini takdim edip konuyu huzurda açmaya gelmişti. Ran­devular alındı ve günün birinde, Necaşi Mekke temsilcilerini kabul etti.
Selam ve temennilerden sonra Amr İbnü’l-As ve Abdullah İbn Ebi Rebia, sözü ana konuya getirdiler. Diyorlardı ki:
– Ey Melik! Duyduk ki bizim aramızdan bazı sefih ve ne yaptığını bilmez gençlerimiz, kendi kavimlerinin dinini bıra­kıp sizin ü1kenize sığınmışlar. Halbuki onlar, sizin dininizi de kabullenmiş değiller; bizim de sizin de bilmediğiniz yeni bir din ortaya çıkarmışlar! Geçmiş dedelerimiz ve şeref sahibi atalarımız hürmetine onları bize teslim etmeni talep ediyoruz. Çünkü onların gözü bu gençlerin üzerinde; ne yaptıklannın da farkındalar ve bu işin nereye gittiğini de görüyorlar!
Bunu Necaşi’ye söylerken Amr ve Abdullah’ın gözleri, bir taraftan da yüzlerdeki ifadeleri süzüyor ve onlar gidişatı tah­min etmeye çalışıyorlardı. Necaşi’nin yüz ifadeleri pek de hoş­larına gitmemişti; kendilerini yeterince dinlemediğini ve me­seleye şartlı baktığını düşünüyorlardı. Ancak, konuyu buraya kadar taşımışken netice almadan geri dönmek de istemiyor­lardı. Bu sebeple, etrafta halkalanmış din adamlan ve vezir­lerle göz göze gelmeye çalışıyor ve onların da desteğini alarak, daha kral ‘hayır’ demeden ağzından Çıkacak sözü ‘evet’e çevir­meye gayret ediyorlardı. Bu arada, huzuruna çağırma ihtimaline binaen, Müslümanlar hakkında bazı ön bilgiler vermeyi ve meliki onlar hakkında şartlandırmayı da ihmal etmeye­ceklerdi; herkes gibi selam vermediklerinden ve melikin oto­ritesini kabul etmeyerek ona secdeye yanaşmayacaklanndan bahisler açıyorlardı.
İşin burası, içeriden bir desteğin gelmesi gereken yerdi ve nihayet, aralanndan bir papaz ileri atılıp:
– Ey Melik! Bunlar doğru söylüyorlar! Kavimlerinin göz ve kulağı bunlann üzerinde; en iyisi, kendi hesaplannı kendi­lerinin görebilmeleri için bu adamlan teslim edelim gitsin!
O ana kadar sesini çıkarmayan Necaşi kızmıştı. Devlet işi, ciddiyet isterdi. Öyle, iki dudak arasından çıkan birkaç cüm­le ile ve muhataplan dinlemeden kimsenin hakkında hüküm vermek, adalet ölçüleriyle bağdaşmazdı. Zaten öyle olsaydı, masum insanlar kendi ülkesini tercih etmez; bir başka belde­ye sığınırlardı. Ani bir refleksle şunlan söylemeye başladı:
– Hayır, vallahi de olmaz! Bunlan, onlara asla teslim edemem! Bazı insanlar, başka ülkeler yerine gelip benim ül­kemde kalmayı ve benim adaletimi tercih edecek ve ben de, şu iki adamın sözlerine dayanarak onlan kendi ellerimle teslim edeceğim; olacak şey değil! Onlan dinlemem lazım; şayet ger­çekten bu iki adamın dedikleri gibi bir durum varsa o zaman teslim ederim. Ancak durum, sanıldığından farklı ise, işte o zaman ben, asla onlan teslim etmem ve ülkernde huzur içinde kalmalan için kendilerine daha çok imkan tanır; inançlannı yaşamalan konusunda elimden gelen yardımı yapanm.
Bir anda ortalık buz kesilivermişti! Mekke temsilcileri ne niyetle gelmiş ve Necaşi üzerinde baskı kurabilmek için ne oyunlar oynamışlardı; ama bunlann hiçbiri netice vermiyor ve yine kral, kendi bildiği gibi hareket ediyordu. Ancak, öyle hemen pes etmemek gerekiyordu.
Bu arada Necaşi, ülkesine sığınan Müslümanlan da huzu­runa davet etmiş ve bir de onlan dinlemek istemişti. Kendilerine Necaşi’nin daveti gelince, zaten gelişmelerden haberdar olan mü’minler kendi aralannda konuşmaya başladılar:
– Huzuruna gittiğimizde bu adama neler söyleyeceğiz?
– Allah’a yemin olsun ki bildiklerimizi ve Resülullah’ın,
neler olup biteceğini görüp de bize daha önceden söyledikle­rini söyleyeceğiz!
Derken huzura gelinmiş ve olup bitecekler beklenmeye başlanmıştı. Gelişlerinde bile ayrı bir farklılık vardı ve bu, huzurdakilerin de dikkatinden kaçmamıştı; selam veriyorlar ve diğerleri gibi kralın huzurunda secde etmiyorlardı! Döndü onlara Necaşi ve ardı ardına şunlan sormaya başladı:
– Söyleyin bakalım ey cemaat! Buraya niye geldiniz, ha­liniz nicedir ve niye beni tercih ettiniz? Halbuki siz, ne ticaret ehlisiniz, ne de ülkeniz adına benden bir talepte bulunuyorsu­nuz! Zuhür eden Nebi’niz kim ve bu işin aslı nedir? Hem, niye sizler bana diğer insanlar gibi selam vermediniz? Bir de, Mer­yem oğlu İsa hakkında neler düşünüyorsunuz? Hem, söyleyin bakalım; şu sizin, kavminizin dinini bırakarak benim dinime de buralardaki herhangi bir topluluğun dinine de girmeyen dini anlayışınız nedir?

Ca’fer İbn Ebi Talib’in Çıkışı
Bu arada Necaşi, din adamlannı huzuruna çağırmış ve temel kitaplannı da önüne açıp serdirmişti. Belli ki, din adı­na İslam’ın getirdiği yeniliklerle kendi anlayışlannı muka­yese edecek ve bir sonuca gitmeye çalışacaklardı. Onun için, efradını cami, ağyanna mani bir cevap verilmeliydi. Kısa bir duraksamanın ardından, aralanndan Ca’fer İbn Ebi Talib öne atıldı ve önce:
– Ey Melik! Bizler seni, Resülullah’ın selamıyla selamladık ki bu selam, aynı zamanda cennet ehlinin selamıdır; onunla biz, iç dünyamızda yeni bir hayat buluruz. Secdeye gelince biz, sadece Allah’a secde eder, O’ndan başkasına secde etmekten yine O’na sığınınz, diyerek iki temel meseleye açıklık getirdi. Ardından, sözün mecrasını değiştirerek Melik’ten:
– Şu elçilere üç soru sormanızı talep ediyorum, ricasında bulundu.
– Sor öyleyse, diyordu Necaşi,
– Bizler, efendilerinin elinden kaçmış köleler miyiz ki bunlar, bizi efendilerimize teslim etmek için gelmişler?
Hiç beklenmedik bir çıkıştı ve Necaşi elçilere yönelerek: – Bunlar, köleler miydi ya Amr, diye sordu. Öldürmek isteseler de yiğidin hakkını vermek gerekiyordu. İstemeseler de:
– Hayır, bilakis onlar kerem sahibi insanlar, dediler. İlk raund tamamdı. İkinci soruyu yöneltti Hz. Ca’fer:
– Ona sorar mısın ey melik! Bizler, haksız yere kan akıtıp da kısastan kaçmış kimseler miyiz ki bunlar, adaleti temin için bizi geri istiyorlar?
Belli ki Hz. Ca’fer, er meydanında kelimelerin silaha dö­nüştüğü bir cenk ateşini tutuşturmuştu. Ne de olsa, sözün bü­yülü bir gücü vardı ve bundan istifade etmek istiyordu. Keli­meler, üstesinden gelinemez silaha dönüşüyor ve küfür adına dikilrnek istenilen kaleleri düşürüyordu teker teker! Necaşi yine elçilere dönüp sordu:
– Bunlar, haksız yere bir cana mı kıydılar?
– Hayır, bir damla bile kan akıtmadılar, diyordu Amr. Zaten, gerçek fazilet, düşmanın bile takdir etmek zorunda kaldı­ğı fazilet değil miydi? Şimdi sıra son sorudaydı:
– Bunlara söyler misin ey melik! Bizler, insanların malla­nnı batıl yolla almış insanlar mıyız ki bunlar, gelip de bizden bunların hesabını soruyor, gaspettiğimiz mallarını geri istiyor­lar?
Melikin gözü yine elçilere yönelmişti; kimseyi öldürme­miş, ırz ve namusa göz dikmemiş ve efendilerine isyan ederek isyan etmemiş olan bu insanlardan o zaman ne istenebilirdi ki? Onun için Necaşi, Ca’fer’in son sorusunu Amr’a yöneltir­ken üslubunu değiştirecek ve şöyle diyecekti:
– Şayet bunların size bir borcu varsa onu ben tekeffül edi­yorum!
Elçiler açısından iş, daha başlarken kontrolden çıkıyordu.
Onun için sadakatten ayrılmamak gerekliydi ve Amr:
– Bir kırat bile borçlu değiller, cevabını verdi. Bu sefer, soru sorma sırası melikteydi:
– Peki, öyleyse bu adamlardan siz ne istiyorsunuz? Huzurdaki sessizliği, daha da derinleştiren bir soruydu bu. Söyleyebileceği tek bir şey vardı ve onu ileri sürdü:
– Daha önceleri biz, aynı dine inanır ve bir inanç etrafın­da bütünleşirdik; şimdi ise bunlar, o birliği terk ettiler ve biz de onlann peşine takıldık!
Anlaşılan, esas meseleye sıra şimdi gelmişti. Kral, Hz.
Ca’fer’ e döndü:
– Bugüne kadar üzerinde olduğunuz anlayış ne idi, şimdi nasıl bir din üzeresiniz, diye sordu. Hz. Cafer:
– Ey Melik! Daha önce biz, cahil ve şeytanın elinde oyuncak haline gelmiş bir topluluk idik; putlara tapar ve ölü eti yerdik! Fuhşiyatın her türlüsünü yapar, akrabalık bağlannı gözetmez ve komşuluk haklannı da hiçe sayardık. Doğrusu, aramızda kim güçlü ise o, zayıf ve güçsüz olanımızı ezer ve iflah etmezdi. Derken Allah, aramızdan nesebini, doğruluk ve güvenirliliğini bildiğimiz, emanete riayetteki hassasiyetini müşahede ettiği­miz ve iffeti dillere destan bir peygamber gönderdi; bizi Alla­h’a, O’nu tek ve yekta kabul edip bilmeye, O’ndan başkasına ibadet etmemeye ve atalanmızdan kalma bir alışkanlığı devam ettirerek taş ve toprak cinsinden kendi elimizle yapıp sonra da karşısına geçerek taptığımız putlara ibadetten vazgeçmeye ça­ğırdı. Aynı zamanda O bizi, sözün en doğru olanını söylemeye, emanete riayet ederek verilen sözü yerine getirmeye, akraba­lar arasındaki bağları güçlü tutup birbirimizi ziyaret etmeye ve komşulanmızla iyi geçinip yakınlık kurmaya davet edip bun­ları emretti. Buna mukabil de, her türlü haramdan kaçınma­mızı, kan akıtmamızı, her türlü fuhşiyata bulaşmayı, dedikodu yapıp yalan söylemeyi, yetim malı yemeyi, namus ve iffetiyle yaşayan kadınlara iftira etmeyi de bize yasakladı. Ayrıca, tek ve yekta olan Allah’a ibadet etmemizi, O’na hiçbir şeyi şerik koşmamamızı, namaz kılıp oruç tutmamızı ve zekat vermemizi emretti. Bizler de, O’nun dediklerini kabul ederek O’na iman edip tasdikte bulunduk. O’nun Allah’tan bize getirdiklerinin peşinde olup bir olan Allah’a ibadet etmeye ve O’na hiçbir şeyi denk tutmamaya başladık. Artık, O’nun haram kıldığını haram görüyor, helal olarak ilan ettiğini de helal biliyorduk. Ta ki, işte bu kavmimiz, bize karşı büyük bir mücadele, arkası kesilmez bir düşmanlık başlattı; işkencenin her türlüsüne maruz bıra­kıp, bizi dinimizden döndürerek Allah’a yönelmemizi engel­leyip, her türlü harama yeniden bulaşmamızı istedi. Yeniden el yapımı putların peşinde sürükleyebilmek için de ellerinden gelen her türlü kötülüğü reva gördüler. Bunun için de üzerimi­ze gelip işkenceyi yoğunlaştırdıklannda, zulümle üzerimizde baskı kurup işin dozajını artırdıklarında ve dinimizle aramı­za girmeye çalıştıklannda biz de, senin memleketine sığındık. Seni, diğer ülkelere tercih ederek buraya geldik; senin iklimin­de kalmayı yeğledik ve senin huzurunda zulüm görmeyeceği­mizi umarak adaletinesığındık, ey Melik, dedi.

Hz. Ca’fer’in, süreci bir çırpıda özetleyen bu veciz beya­nından hemen sonra Necaşi:
– O’nun Allah’tan getirdiklerinden sizin yanınızda var mı, diye sordu. Anlaşılan maya tutmuş ve Necaşi ilk sinyali ver­mişti. Heyecanla Hz. Ca’fer, yeniden ileriye atılıp:
– Evet, var, dedi.
– Onu bana okur musun, deyince de, Meryem suresi­nin başından başlayarak okumaya başladı. Hücrelere kadar işleyen lahüti bir sesti bunlar … O kadar ki, çok geçmeden Necaşi’nin yanaklarından süzülen damlalar çarptı gözlere … Mecliste bulunan diğer insanlan taradı gözler; din adamlan da, Necaşi’yle birlikte gözyaşı döküyorlardı! Sakallar gözyaş­lanyla ıslanmış, önlerine açılan kitapların sayfalanna göz pı­narlanndan kutsi damlalar düşmeye başlamıştı. Bir noktaya gelince Necaşi müdahale etti:
– Vallahi de, İsa’ya gelenlerle bunlar, aynı aydınlıktan kaynaklanan nurun birer parçası ve belli ki aynı kandilden kaynaklanıyor! Söylediklerinizin hepsi de doğru; sizler de doğru söylüyorsunuz Nebi’niz de Sadıkıı’l-Emin.
Sonra da, Kureyş’in iki elçisine döndü ve:
– Haydi, sizler de geldiğiniz yere gidin; vallahi de bunla­n size, asla teslim edecek değilim, diye çıkıştı. Elçiler, büyük bir şok yaşıyorlardı; tabii ki, huzurdaki kıssis u ruhban, vezir ü viizera da! Çaresiz, boyunlarını bükerek çıktılar huzurdan. Ancak, öyle kolay pes edecek gibi gözükmüyorlardı. Kendile­rini destekleyecek gayr-i memnunlan bulmak da zor görün­müyordu. Ortamın havasını değerlendiren Amr İbnü’l-As, arkadaşına yöneldi ve:
– ValIahi de yarın ben, öyle şeyler ortaya koyacağım ki, onunla buradakilerin kökünü temizleyeceğim, dedi. Abdullah İbn Ebi Rebia, daha ihtiyatlıydı:
– Gerek yok! Öyle bir şey yapma! Her ne kadar bize muha­lefet etmişlerse de onlar, yine de bizim akrabalarımız, diye kar­şılık verdi. Bir miktar daha aralannda konuştular ve neticede, ertesi gün yeniden kralın huzuruna çıkmaya karar verdiler.
Ertesi sabah yine merasim başlamış ve iki elçi de huzura gelmişti. İlk fırsatta Amr İbnü’l-As ileri atıldı ve:
– Ey Melik! Şüphesiz onlar, Meryem oğlu İsa hakkında çok büyük laflar ediyorlar!
Ortaya atıları her şüphe yeni bir ümitti onlar için … Hz. İsa, onlar için her şeydi. Bir anda zihinlerde sorular peş peşe sıra­lanıverdi; acaba ne diyorlardı? Herkesin huzurunda umuma mal edilen böyle bir bilgi, yine herkesin huzurunda tebeyyün etmeliydi. Onun için Necaşi, haber gönderip Müslümanlan da huzuruna davet etti ve gelir gelmez de hemen sordu:
– Sizler, Meryem oğlu İsa hakkında ne diyorsunuz? İş, yine Ca’fer İbn Ebi Talib’e düşmüştü. Öne çıktı ve:
– Resülullah’ın bize anlattıklannı söylüyoruz; şüphesiz O, Allah’ın kulu ve insanlara gönderdiği elçisi, kendi ruhun­dan bir parça, iffet ve haya sahibi Hz. Meryem’e ilka ettiği bir kelimesiydi, dedi. Zaten bu, Necaşi’nin de beklediği bir cevap­tı. Heyecanla yerinden kalktı; eline bir baston aldı ve onunla yerde bir çizgi çizdi. Ardından da:
– ValIahi de, Meryem oğlu İsa hakkında senin dedikle­rinle bizim bildiklerimiz arasında, bastonun çizdiği şu çizgi kadar bile fark yok, dedi. Bu sözü krallanndan duyan bazı din adamlan homurdanmaya ve rahatsızlıklannı dile getirmeye başlamışlardı. Buna rağmen Necaşi, Hz. Ca’fer ve arkadaşla­nna dönerek şunlan söyledi:
– Allah’a yemin olsun ki sizler, aleyhinizde tuzak kurup da size kötü muamele edenlerin şerrinden emin olarak ülkem­de kalın. Size yan bakan, karşısında beni bulacaktır! Size yan bakan, karşısında beni bulacaktır! Size yan bakan, karşısında beni bulacaktır! Yemin olsun ki, sizden birisinin başı ağnya­caksa, dağlar dolusu altına bile malik olsam onu istemem!
Bunlan söyledikten sonra N ecaşi, etrafındaki vezirlerine döndü. Belli ki, daha diyeceği şeyler vardı. İstiğna duyguları içinde, “Bunlar burada olduğu sürece üzerimde baskı oluştu­rur ve adil karar veremem.” dercesine şunlan söyledi:
– Şu adamlann getirdiği hediyeleri de kendilerine geri verin, onlara benim ihtiyacım yok! Vallahi de Allah, bana bu saltanatı verirken rüşvet almadı ki, ben onlardan bu rüşveti kabul edeyim!
Bu, Kureyş adına büyük bir yıkımdı; huzurdan çıkarken elçilerin perişan hali yürüyüşlerine de yansımış; karşılaştıkla­n muamele adeta bellerini bükmüştü, Ne beklemişlerdi; şim­di ise ne ile karşılaşıyorlardı!
Bundan böyle, Müslümanlar için Habeşistan; namazların rahat kılındığı, Kur’an’ın açıktan okunduğıı ve İslam adına gelen yeni mesajların kendi aralannda rahatlıkla paylaşıla­bildiği emin bir beldeydi. Hatta, bir müddet sonra Necaşi’nin ülkesine bir saldın vukü bulacak ve bu hadise münasebetiyle Müslümanlarda büyük bir endişe baş gösterecekti. Bu süre içinde, dua adına eller Necaşi için kalkacak ve Necaşi’nin ye­niden galip gelip de huzur ortamını devam ettirebilmesi için manevi destek sağlanacaktı. Nihayetinde, savaşın galibinin de Necaşi olduğu haberini alan Habeşistan muhacirleri, büyük bir sevinç yaşayacak ve kendilerine bu imkanı yeniden nasip eden Allah’ a hamd edeceklerdi. 365

Habeşistan’dan Mutlu Haberler
Beşer yolculuğu Habeşistan’da da devam ediyordu; bu­rada ölüp de ebedi aleme göçenler olduğıı gibi yeni dünyaya gelen talihli insanlar da vardı. Hemen her gün, orada da yeni gelişmeler oluyor ve bunlar, peyderpey Mekke’ye de intikal ediyordu.
Hatıb İbn Haris’in burada, Muhammed ve Hôris adında iki çocuğu olmuş; çok geçmeden de, Hatıb’ın Habeşistan’da vefat ettiği haberi gelmişti.366 Bir ölüm haberi de, Muttalib İbn Ezher ve Tuleyb İbn Ezher kardeşlerden gelecekti; Ab­durrahman İbn Avfın amca oğullan olan her iki sahabe de, Habeşistan’da vefat edecek ve Müslümanlık adına birer alem olarak burada kalacaklardı.
Aynı zamanda Habeşistan, Müslüman bir ailede dün­yaya gelen yeni bir nesiin doğumuna da şahit oluyordu. Hatıb’dan sonra Selit İbn Amr’ın da burada, hanımı Fatıma Binti Alkame’den, kendi adını koyduğu Selit adında bir oğlu dünyaya gelmişti.368 İbn Amr ailesine ikinci müjde, Selit’in kız kardeşi Sehle’ den geldi. Çok geçmeden o da, Ebu H uzeyfe’ den bir erkek çocuk dünyaya getirmişti ve adını da Muhammed koymuşlardı. 369
Doğumlar devam ediyordu; Ayyaş İbn Ebi Rebia ile Esma Binti Selerne’nin de bir oğullan olmuş, adını Abdullah koy­muşlardı.s” Ne hikmetse burada doğan çocukların hemen hepsi de erkekti. Çok geçmeden, Efendimiz’in hem süt kardeşi hem de halası Berre’nin oğlu olan Ebu Seleme’nin de, Ümmü Seleme’den Habeşistan’da bir oğlu dünyaya gelecekti ve onun adını da Ömer koyacaklardı.
Kız çocuğu müjdesi, Ubeydullah İbn Cahş ile Ramle Binti Ebi Süfyan ailesinden geldi. Hz. Ramle bundan sonra, Ümmü Habibe diye anılacak ve isminden daha ziyade hep bu künye­siyle çağnlır olacaktı. Zira, kızlannın adını Habibe koymuş­lardı.
İbn Cahş ailesi buraya kalabalık bir nüfusla gelmişti; Ab­dullah, Ebu Ahmed ve Ubeydullah kardeşler, kız kardeşleri Zeyneb ve Ubeydullah İbn Cahş’ın hanımı ve Ebu Süfyan’ın da kızı Ümmü Habibe ile Hamne Binti Cahş, Habeşistan’a hicret edenler arasındaydı. Dünya, imtihan dünyasıydı ve İbn Cahş ailesinden Ubeydullah İbn Cahş, muhatap olduğu yeni kül­türün cazibesine kapılarak burada Hristiyan olacak ve hicret maksadıyla geldiği Habeşistan’ da saf değiştirecekti. Ancak, Ubeydullah’ın ömrü kısa olacaktı; çok geçmeden de Hristiyan olarak Habeşistan’ da vefat etti. Hatta Ubeydullah İbn Cahş, hanımı Ümmü Habibe’yi de Hristiyan olması için zorlamış; ancak o, bu talebe müspet cevap vermemişti.
Üzücü bir durumdu; ancak, her şeyde bir hayır vardı. Bel­ki de Allah (celle celaluhü), Ubeydullah İbn Cahş’ın şahsında, akı­bet itibariyle kimsenin kendisini emniyette görmemesi gerek­tiğini anlatıyordu. Aynı zamanda bu, dış dünya ile muhatap olunurken, kendi öz kültürüne sımsıkı tutunmanın lüzumunu da ortaya koyan ve ibret alınması gereken bir misaldi.
Elbette, her yeni muhatap olunan kültür, belli başlı risk­ler de içerirdi; böyle bir zeminde, kimin ayaklan daha çok yere basıyorsa o kazanırdı ve Müslümanlar adına Ubeydullah İbn Cahş gibi bir zayiat olsa da, zaman içinde burada İslam’ı ter­cih eden yüzlerce insan hakka uyanacak ve gelip Müslüman olacaktı.:m
365 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/176 vd. İbn Sa’d, Tabakat. 1/207 vd. İsfehiini, Delail, 100 vd. Hatta bu kargaşa ortamında, kendilerini koruyamayacağı zannıyla Necaşi, Müslümanlara iki gemi tahsis edecek ve kendilerine, ‘galip geldiği takdirde yeniden ülkesine gelebileceklerini, ancak şayet mağlup olursa o zaman kendilerinin Medine’ye dönmelerini söyleyecekti. Bkz. Hakim, Müs­tedrek, 2/329 (3175)
366 Bkz. İbnü’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 1/410 367 Bkz. İbnü’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 4/129 368 İbnii’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 2/365
369 Bkz. İbn AbdiIberr, İstiab. 4/1431
370 Bkz. İbrıü’l-Esir, Üsüdü’l-Ğabe, 3/434 371 Bkz. İbnü’l-Esir, Üsüdü’l-Öabe, 2/567
372 Bkz. Hakim, Müstedrek, 4/21-24; Taberi, Tarih, 2/213; İbn Hacer, İsabe, 7/651-653; İbn AbdiIberr, İsnab, 4/1929-1931; İbn Asakir. Tarihi Dımeşk, 45/430; Zübeyr İbn Bekkar, eI-Müntehab min Ezvaci’n-Nebi, 1/50/53
373 Bkz. Taberi, Tarih, 1/547

Posted in Efendimiz | Etiketler: , | Leave a Comment »

SEFERDE İKİ NAMAZIN CEM EDİLMESİ (Kütübü Sitte)

Posted by HacıAta 28 Aralık 2012

2885 – Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), güneş batıya meyletmeden yola çıkınca, öğle namazını ikindi vaktine te’hîr eder, ikindi olunca mola verir, ikisini cemederdi (beraber kılardı). Yola çıkmazdan önce güneş batıya meyletti (öğle vakti girdi) ise, hareketten önce her ikisini de (öğle ve ikindi) kılar sonra yola çıkardı.”
2886 – Bir rivayette de şöyle gelmiştir: “…Acele yürümek gerekirse öğleyi ikindiye te ‘hir eder, ikisini birleştirirdi, keza ufuktaki aydınlık kaybolunca da akşamla yatsıyı birleştirirdi. ”
Buharî, Taksîru’s-Salât 16, l5; Müslim, Müsâfirîn 46, (704); Ebu Dâvud, Salât 274, (1218, 1219) ; Nesâî, Mevâkît 42, (1, 284-285).
2887 – İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yol halinde iken öğle ile ikindiyi birleştirirdi, akşam ile yatsıyı da birleştirirdi. ”
Buharî, Taksîru’s-Salât 13.
2888 – İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) akşam ve yatsıyı Müzdelife ‘de beraberce kıldı. Bunlardan her biri için ayrı bir ikâmet okudu. İki namaz arasında nafile kılmadı, bunlardan birinden sonra da nafile kılmadı.”
Buharî, Hacc 93, 96; Müslim, Hacc 286 (703); 987, (1288); Muvatta, Hacc 196, (1, 400); Ebu Davud, Menâsik 65, (1926-1933); Tirmizî, Hacc 56, (887, 888); Nesâî, Mevâkit 49, (1, 291).
2889 – İbnu Mes ‘ud (radıyallahu anh) anlatıyor: “Ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı şu ikisi hariç, vakti dışıda tek bir namazı kıldığını görmedim: Müzdelife’de akşamla yatsıyı birleştirdi. O gün sabahı da vaktinden önce kıldı. ”
Buharî, Hacc 99, 97; Müslim, Hacc 292, (1289); Ebu Dâvud, Menasik 65, (1934) ; Nesâî, 49, (1, 291-292).
2890 – Ca’fer İbnu Muhammed İbni Mesleme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğle ve ikindi namazlarını; Arafat’ta tek bir ezan ve iki ayrı ikâmetle kıldı. İki namaz arasında nafile kılmadı. Müzdelife ‘de de akşamla yatsıyı bir ezan ve iki ikâmetle kıldı ve aralarında nafile kılmadı.”
Ebu Dâvud, Menâsik 57, (1906).
2891 – İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: “Kim iki namazı özürsüz olarak cem ederse büyük günah kapılarından bir kapıya gelmiş olur.”
Tirmizî, Salât l38, (188).
2892 – Yine İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) demiştir ki: “Resulullah (aleyhissalâtu vessalâm) Medine ‘de yedi ve sekiz (rek ‘at) öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını (cemederek) kıldı. Eyyub (es-ahtiyânî) der ki :”Belki de bu, yağmurlu bir gecedeydi.
“Öbürü (Ebu ‘ş-Şa’sâ):
“Belki!” dedi. ”
Buharî, Mevâkît 12, Teheccüt 30 ; Müslim, Müsâfirîn 49, (705); Ebu Dâvud, Salât 274,(1210, 1211, 1214); Tirmizî, Salât 138, (187); Nesâî, Mevâkît 47, (1, 290).
Sahiheyn’in bir rivayetinde şu ziyade var: “Hadisi İbnu Abbas’tan rivayet eden râviye dendi ki: “Zannederim, öğleyi te’hir, ikindiyi ta’cil, keza akşamı te’hir yatsıyı da ta’cil etmiş olmalı?” Cevaben: “Bunu ben de böyle zannediyorum!” dedi.
2893 – Müslim’de gelen bir başka rivayette şöyle denmiştir: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) korku ve sefer hali olmaksızın öğle ve ikindiyi birleştirerek, akşam ve yatsıyı da birleştirerek kıldı.” İmam Mâlik: “Ben bunun, yağmurlu günde yapılmış olacağını zannediyorum ” demiştir.”
Muvatta, Kasru’s-Salât 4, (1,144) ; Müslim, Müsâfirîn 49, (705).

Posted in Hadis | Etiketler: , , | Leave a Comment »

YOLCU NAMAZI (KÜTÜB-Ü SİTTE)

Posted by HacıAta 20 Aralık 2012

2871 – Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Medine ‘de öğle namazını Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile dört rek ‘at kıldık. Mekke ‘ye gitmek üzere yola çıkıp Zülhuleyfe ‘ye gelince ikindiyi iki rek’at kıldı.”
Buharî, Taksirû’s-Salât 5, Hacc 24, 25, 27,117,119, Cihâd 104,126; Müslim, Salatu’l- Müsâfîrîn 11, (690); Ebu Dâvud, Salât 271, (1202) ; Tirmiz, Salât 391, (546); Nesâi, Salât 17, ( 1, 237).
2872 – Yine Hz. Enes (radıyallahu anh) ‘in anlattığına göre kendisinden kasru’s-salât yani namazın kısaltılması hakkında sorulmuştu. Şöyle cevap verdi:
“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) üç millik mesafeyi veya Şu’be’nin şekkine göre üç fersah mesafeyi dışarı çıktı mı iki rek’at kılar.”
Müslim, Salâtu’l-Müsâfirin 12, (691); Ebu Dâvud, Salât 271, (1201).
2873 – İmam Mâlik’e ulaştığına göre, İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) Mekke- Tâif arasındaki kadar, Mekke- Usfân arasındaki kadar ve keza Mekke -Cidde arasındaki kadar mesâfede namazı kasrediyordu.” Mâlik der ki: “Bu mesafeler dört berîd’ dir.”
Muvatta, Kasru’ s-Salât 15, (1, 148).
2874 – İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Medîn’den Mekke ‘ye gitmek üzere yola çıktı. Rabbülâlemin’den başka hiç bir şeyden korkmuyordu. Yolda namazı ikişer ikişer (yani kasrederek) kıldı. ”
Tirmizî, Salât 391, (547); Nesâî, Taksîru’s-Salât 1, (3,117).
2875 – Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor:”Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Mekke ‘ye gitmek üzere Medîne ‘den çıktık. Efendimiz yolda namazları ikişer ikişer kılıyordu. Medîne ‘ye dönünceye kadar hep böyle yaptı. ”
Enes ‘e:
“Mekke ‘de ne kadar kaldınız? ” diye sorulmuştu:
“Orada on gün kıldık” dedi. ”
Buharî, Taksir 1, Megâzî 52; Müslim, Salatu ‘l-Müsâfirin 15, (693) ; Ebu Dâvud, Salât 279, (1233); Tirmizî, Salât 392, (548); Nesâî, Taksîru’s-Salât 4, (3, 121).

2876 – İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (Mekke ‘de) ondokuz gün ikâmet etti ve namazları kasretti. Biz de (bundan böyle) sefer yapıp ondokuz gün ikâmet ettik mi namazları hep kasrederdik, ondokuzdan fazla kaldık mı artık dörde tamamlardık.”
Buharî, Taksîr 1, Megâzî 52, Ebu Dâvud, Salât 279, (1230, 1231, 1232); Tirmizî, Salât 392, (549); Nesâi, Taksîru’s-Salât 4, (3, 121).
Ebu Dâvud’un bir diğer rivayetinde “….Onyedi gün ” denmiştir. Nesâî ‘nin bir diğer rivayetinde: “Fetih senesinde Mekke ‘de onbeş gün ikamet etti ve namazları bu esnada kasretti. ”
2877 – İmrân İbnu Husayn (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Fetih günü, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘la birlikte Mekke ‘de hazır bulundum. Mekke ‘de onsekiz gece kaldı, bu esnada namazları hep iki kıldı. Şöyle hitabediyordu:
“Ey bölge halkı! Siz bize bakmayın, dört kılın. Biz hep yolcuyuz (bu sebeple ksrederek iki kılıyoruz). ”
Ebu Dâvud. Salât 270, ( 1229).
2878 – Hz. Câbir (radıyallahu anh). anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Tebük’de yirmi gün ikâmet etti ve namazları hep kasretti. ”
Ebu Dâvud, Salât 280; (1235).
2879 – Hârise İbnu Vehb (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mina’da bize, sayıca en çok olduğumuz ve en ziyade güven içinde olduğumuz bir zamanda namazı iki rek’at kıldırdı.”
Buharî, Taksîr 2, Hacc 84; Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 21, (696); Ebu Dâvud, Hacc 77, (1965); Tirmizî, Hacc 52, (882); Nesâî, Taksîru ‘ s-Salât 3, (3, 119, 120).
2880 – İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Mina’da bize iki rek ‘at kıldırdı, arkasından Ebu Bekr de öyle kıldırdı, Ebu Bekir’den sonra Hz. Ömer ve hilafetinin başında Hz. Osman (radıyallahu anhümâ) da iki kıldırdılar. Sonra Hz. Osman dört rek’atli olarak kıldırdı. İbnu Ömer imamla kılarsa dört kılardı, yalnız kılınca da iki kılardı.”
Buharî, Taksîru’s-Salât 2, Hacc 84; Müslim, Salâtu’l-Müsafirin 17, (694); Nesâi, Taksîru’s-Salât 3, (3, 121 ).
2881 – Hz. Osman (radıyallahu anh) ‘dan anlatıldığana göre, Taif’de emvâl edinip orada ikamet etmeyi arzu ettiği zaman.Mina ‘da dört rek’at kıldı. Sonra imamlar bununla amel ettiler. ”
Ebu Dâvud, Menasik 76, (1961- 1964).
2882 – Bir rivayette de şöyle denmiştir: “Hz. Osman (sonradan) bedeviler sebebiyle dört kılmıştır. Çünkü o sene pek çok bedevî hacc ‘a gelmişti. Namazın dört rek’at olduğunu öğretmek için halka dört rek’at kıldırdı.”
Ebu Dâvud, Menasik 76, (1962).
Bir rivayette de şöyle denmiştir: ” (Hz. Osman Mina ‘da dört kıldı.) Çünkü o, Hacc ‘tan sonra ikamete azmetmişti.”
2883 – Yine Ebu Dâvud ‘un kaydına göre İbnu Mes ‘ud (radıyallahu anh) (Mina’ da) namazı dört kılmştı. Kendisine:
“Sen, (daha önce dört kıldığı için) Osman ‘ı ayıplamıştın, şimdi ise dört kılıyorsun! denilmişti. (Özür beyan ederek) şu cevabı verdi:
“Muhalefet zararlıdır. ”
Ebu Dâvud, Menâsik 76, (1960).
2884 – Hz. Ömer (radıyallahu anh)’den anlatıldığına göre, Mekke’de namazı halka iki rek’at kıldırdı. Selamı verince:
“Ey Mekkeliler!”dedi, namazlarınızı dörde tamamlayın.Biz yolcuyuz(bu sebeple iki kıldık)!.”
Muvatta, Kasru’s-Salât 19, (1, 149).

Posted in Hadis | Etiketler: | Leave a Comment »

CÂMİYE GİRME VE OTURMA ÂDÂBI (Kütübü Sitte)

Posted by HacıAta 16 Aralık 2012

2861 – Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Birinizin Harre’nin sırtında namaz kılması, onun için cum’a günü oturup oturup imam hutbeye başlayınca gelip cemaatin omuzlarını yararak cemaate katılmasından hayırlıdır.”
Muvatta, Cum’a 18, (1, 110).
2862 – Tirmizî’de Mu’az İbnu Enes ‘ten merfu olarak şu rivayet kaydedilmiştir: “Cum’a günü kim cemaatin omuzlarını yararak ilerlerse cehenneme bir köprü ittihaz olunur. ” Tirmizî, Salât 369, (513).
2863 – Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
“Sizden kimse, cum’a günü kardeşini kaldırıp sonra da yerine oturmasın. Lâkin: “Açılın” desin.”
Müslim, Selâm 27-30, (2178).
2864 – Nâfi (rahimehullah) anlatıyor:”İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)’i işittim, diyordu ki: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) kişinin bir başkasını kaldırarak yerine oturmasını yasakladı.” Nâfi ‘ye: “Bu yasak cum’a’ya mı mahsus?” diye soruldu.
“Cum’a ve diğer günlerde!” diye cevap verdi.” Buharî, Cum’a 20, İstî’zan: 31, 32; Müslim, Selam 28, (2177).
2865 – Mu ‘âz İbnu Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), cum’a günü imam hutbe verirken hubve tarzında oturmayı yasakladı.” Ebu Dâvud, Salât 234, (1110); Tirmizî, Salât 370, (514).
2866 – Şeddâd İbnu Evs (radıyallahu anh) anlatıyor: “Hz. Muâviye (radıyallahu anh) ile Beytu’l-Makdis ‘te hazır oldum. Bize cum ‘a kıldırdı. Baktım ki, mescidde bulunanların çoğu Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘ın ashabı idi ve imam hutbe verirken ihtibâ ederek oturmşlardı.” Ebu Dâvud, Salât 234 (1111).
2867 – Amr İbnu Şu ‘ayb an ebîhi an ceddihi (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), cum ‘a günü namazdan önce cemaat teşkilini yasakladı. ”
Rezin ilavesidir. Ebu Dâvud’da gelen bir hadisin parçasıdır (Salât 220, ( 1079).
2868 – Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor:”Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), cum’a günü minbere çıkınca:
“Oturunuz!” dedi. Bunu İbnu Mes’ud (radıyallhu anh) işitince olduğuyere oturdu, tam mescidin giriş kapısını üstüydü. Resulullah (aleyhisalâtu vesselâm) onu bu halde gördü ve:
“Gel! Ey Abdullah İbnu Mes’ûd!” buyurdu.” Ebu Dâvud, Salât 226,(1091).
2869 – İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdularki: “Cum’a günü biriniz (mescitte) uyuklayacak olursa oturduğu yeri değiştirsin. ”
Ebu Dâvud, Salât 239, ( 1119); Tirmizî, Salât 379, (526).
2870 – İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ‘ın mescidinde kılınan cum ‘adan sonra ilk kılınan cum ‘a namazı, Bahreyn köylerinden olan Cuvâsa’daki Abdü’l-Kays mescidinde kılınan namazdı.”
Buharî, Cum’a 11; Ebu Dâvud, Salât 216, (1068).

Posted in Hadis | Etiketler: | Leave a Comment »

ŞİDDET MANZARALARI

Posted by HacıAta 07 Aralık 2012

Bugüne kadar her türlü yönteme başvurmuş; ama bir tür­lü netice alamamışlardı. Belli ki bu savaşta, Müslümanların üstesinden gelmek için Söz’e sözle karşılık vermek yeterli de­ğildi ve daha farklı yöntemlere müracaat edilmesi gerekiyor­du. Zaten kaba kuvvet, fikir planında yenik düşenlerin baş­vuracaklan bir yoldu ve o günün Mekke’si de, bu yolu tercih etmeye başlayacaktı.

Gerçi, o güne kadar münferit olarak bu metodu uygula­yanlar da yok değildi; amcasının Hz. Osman’ı bir hasınn içi­ne bağlayıp mahzende hapsetmesi, annesinin Sa’d İbn Ebi Vakkds’a manevi baskı kurarak dininden döndürmeye çalış­ması, annesinin Mus’ab İbn Umeyr’i hapsederek dövmesi, günlerce aç ve susuz bırakarak evden kovup neticede mirastan mahrum etmesi ve Ümeyye İbn Halef ile Ebu Cehil’in Bilôl-i Habeşiye yaptıkları zihinlerde hala canlılığını koruyordu.

Ancak mesele, böyle münferit olaylarla çözülecek gibi değildi; daha köklü tedbirler alınmalıydı ve gelişen İslam’ın önünü alabilmek için daha kurumsal bir karşı hamle başlatıl­malıydı. Bunun için ilk hedef, Allah’ın Resülü’ydü.

Bir gün Kureyş ileri gelenleri, Kâbe’nin Hıcr denilen mevkiinde bir araya gelmiş; Mekke’deki gelişmeleri konuşuyorlar­dı. Tabii olarak konu, o günün en önemli meselesine geldi:

– Şu adama sabrettiğimiz kadar bir başkasına sabrettiği­mizi hiç hatırlamıyorum, dedi aralanndan birisi ve ilave etti: – Büyüklerimizi sefahetle suçluyor ve ilahlanmız hakkın­da olumsuz şeyler konuşuyor da biz, h3.la O’na sabrediyoruz; gerçekten de bu, büyük bir iş!

Tam bu esnada, üzerinde konuştuklan Allah Resülü de, Kâbe’ye gelmekteydi. Yaklaştı ve önce Hacerü’l- Esved’i selam­ladı. Ardından da Kâbe’yi tavafa başladı. Hıcr’da bulunan kin tüccarlanna yaklaştığında O’na sözle sataşmaya başladılar. Duyduklan karşısında belli ki çok rahatsız olmuştu; Kâbe gibi kutsal bir mekânda ağza alınmayacak sözler sarfediyorlar, Al­lah’ın en sevgili kuluna olmadık hareketlerde bulunuyorlardı. İkinci tavafta aynı manzara… Üçüncü tavafta da aynı manzara karşılayacaktı O’nu… Derken işi o kadar ileri götürmüşlerdi ki, Resül-ü Kibriya’yı celallendirmişlerdi, kin kusan bu insan­lara döndü ve Allah Resfılü:

– İşitiyor musunuz ey Kureyş! Nefsim, yed-i kudretinde olana and olsun ki, akıbetiniz perişan olur, diye seslendi.

Bakışı ve yönelişindeki heybeti o kadar ruhlanna işlemiş­ti ki, bir anda ortalık buz kesilivermişti. Çok etkilenmişlerdi; başlannda kuş varmışçasına bir hassasiyet kesbetmiş, olduk­lan yerde kalakalmışlardı. Bir anda tavırlannı değiştirmiş, en katı olanı bile mülâyemet kesbetmişti. Şöyle diyorlardı:

– Sen yoluna git ey Eba Kasım! Zira Sen cahil birisi de­ğilsin!

Bunun anlamı, “Biz Seni yine kendi haline bırakalım da ne olur Sen bize beddua etme. Sen kendi yoluna, biz de kendi yolumuza devam edelim.” demekti. Resül-ü Kibriya da, ora­dan ayrılıp yine bir başka muhtaç gönüle İslam’ı anlatmak üzere yola koyuldu.

Ertesi gün yine aynı mekânda bir araya gelmişler, yine benzeri konulan görüşüyorlardı:

– O’nun size yaptıklannı ve sizin de O’nun için yaptıklan­nızı bir hatırlayın! Adam, sizin için hoşunuza gitmeyecek her şeyi söylediği halde siz, korkup O’nu kendi haline bırakıyor­sunuz!

Olacak ya, yine tam bu sırada Allah Resülü (sallallahu aleyhi ve sellern), Kâbe’ye çıkageldi. Göz göze gelmişlerdi. Belli ki bir dümen çeviriyorlardı. Tam, istilamla tavafa başlayacaktı ki, birden etrafında halkalanıverdiler:

– Sen miydin bizim ilahlanmız hakkında olumsuz beyan­da bulunan, atalanmızı da dalaletle itham eden, diyor ve diş biliyorlardı. Bu durumda bile Efendiler Efendisi:

– Evet, bütün bunlan söyleyen bendim, diyor ve tavnnı bile değiştirmeden doğruyu olduğu gibi söylüyordu. Ancak adamların niyeti kötüydü. Hep birden üzerine üşüşüverdiler Habib-i Zişôn’ın. Kimi cübbesinden tutmuş çekiştiriyor, kimi kolundan asılıyor, kimi de kınlası elleriyle vurmaya çalışıyor­du. Bir anda hepsi, gözü dönmüş kurt sürüsüne inkılab edi­vermişti. Hatta Ukbe İbn Ebi Muayt, İnsanlığın Emini’nin boynuna sarığını dolamış; sıkıştırdıkça sıkıştınyor ve böyle­likle O’nu boğmak istiyordu.

Bu esnada, hiç beklenmeyen bir şeyoldu; bütün kargaşa­ya inat Kâbe’nin avlusunda, kulaklan yırtarcasına gür bir ses yükseliyordu:

– Sadece, “Rabbim Allah’tır. ” dediği için bir adamı öldü­recek misiniz?

Bu ses, yüzyıllar öncesinde Mısır’da yankılanan Mü’min-i AI-i Firavun’un sesi gibi gür bir sesti. Ve yine bu ses, hak dava­nın üstüne üşüşüldüğü her dönemde tekrarlanması gereken mukaddes bir sesti.

Bütün yüzler birden sesin geldiği cihete dönüverdi. Bu ses, Ebu Bekir’in sesiydi. Mekke’yi titreten bu ses, misyonunu eda edecekti etmesine; ama bu sefer de Mekkeliler onun üzerine saldıracak ve hınçlanm ondan çıkarma yarışına gire­ceklerdi. Bu, o ana kadar Mekke’de yaşanan en çetin gündü. Akşam olup da Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh), kolu kanadı-kınk evine döndüğünde vücudunda ezilmedik yer kalmamıştı ve kıyafetleri de kanlar içindeydi. 311

Zayıf ve Kimsesizlerin Hazin Hali

Bundan böyle Mekke, Müslümanlann üzerine daha planlı geliyordu. ilk olarak, zayıf ve güçsüzleri, üzerlerine gittiklerin­de kendilerine zorluk çıkaracak dayanaklan olmayan masum kimseleri tercih ediyorlardı. Aralannda anlaşmışlardı. Her kabilenin reisi kendi uhdesinde bulunan bu türlü insanlan tespit edecek ve dinlerinden dönünceye veya başlanna belaü) olmaktan kurtuluncaya kadar işkenceye maruz bırakacaktı. Bilhassa Ebü Cehil, nerede birisinin ‘La ilôhe illallah’ dediğini duyarsa hemen oraya koşuyor ve -hele bir de bu şahıs zayıf ve kimsesizlerden biri ise- dininden döndürmek için ona işkence etmekten zevk duyuyordu.

Bu sıkıntılı süreçte Suheyb İbn Sinan, hafızasını yitirmiş, ne dediğini bilemez hale gelmişti.

Ebü Fükeyhe’nin ayaklanna demir zincirler bağlanmış, günün en sıcak saatlerinde sahraya çıkanlıp üzerine koca koca taşlar konuyor ve bu yükün altında akşama kadar inim inim inletiliyordu. O da hafızasım yitirmiş, akli melekelerini bu çöl­lerde kaybetmişti.

311 İbn Hibbı1n, Sahih, 14/526. Kur’an-ı Kerim, Firavun hanesinde yaşanan Ebu Bekir benzeri çıkışı şu ifadelerle anlatmaktadır: Firavun ailesinden imanını gizleyen mü’min bir adam çıkıp da şöyle dedi: ‘Rabbim Allah’tır dediği için bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o size Rabbinizden kanıtlar getirmiş­tir. Eğer yalancı ise yalanı kendi zarannadır. Ve eğer doğru söylüyorsa, size va’dettiklerinin bir kısmı başınıza gelir. Şüphesiz Allah aşın giden, ya­lancı kimseyi doğru yola iletmez.’ Bkz. Mü’min, 40/28

Habbab İbn Erett’in vücudunda hep yanık izleri vardı; dinini inkâr etmesi için efendisi sürekli işkence ediyor, yanı­na geldikçe kızgın demirleri alıp vücuduna basıyordu. Hatta bir gün, saçlanndan yakaladıklan Habbab’ı, boynundan da sıkarak dükkânındaki ateşin üzerine yatırmış; kendilerince terbiye ediyorlardı. Dayanılmaz bir tabloydu; hatta onu bu­rada o kadar uzun tutuyorlardı ki, sırtından akan yağlar ateşi söndürüyor; böylelikle kısmen de olsa bir rahatlama imkânı buluyordu.

İşkence altında bu mihneti yaşarken Zinnire adındaki bir cariye gözünü kaybedecek Zühreoğullannın cariyesi Ümmü Ubeys de Esved İbn Ebi Yeğus’un kırbaçlan altında inim inim inleyecekti.

Henüz Müslüman olmayan Ömer’in cariyesi de bu süreç­ten nasibini alacak ve efendisi yoruluncaya kadar dayak yiye­cekti.

– Yorulmamış olsaydım; sana gösterirdim, diyerek, iş­kenceye ara verdiği dönemlerde bu kadın:

– Yarın da Rabbin, aynısını sana yapacak, diye Hattaboğ­luna söylenecek, ama o gün için bunun bir faydasını göreme­yecekti.

Abdüddaroğullannda anne-kız hizmet eden iki eariye vardı ve her ikisi de işkence altına alınmış; bilhassa anne, ne dediğini bilemeyecek kadar hafızasını yitirmişti.

İşte bu sıkıntılı dönemde, ilk hedef halindeki bu zayıf ve güçsüzlerin imdadına, yine Ebu Bekir (radıyallahu anh) koşacak; onlan efendilerinden satın alarak hürriyetlerine kavuştura­caktı. Hatta, onun bu haline şahit olan baba Ebu Kııhafe:

312 EbU Ca’fer et-Taberi, er-Rıyadü’n-Nadıra, 2/22 (424). Gerçi onun gözünü Allah (celle celaluhü) ertesi gün yeniden açmış ve görme duyusunu kendisine iade etmişti. Hatta bu bile Kureyş arasında mevzu edilmiş, “Bu da Muham­med’in bir sihridir. ” demeye başlamışlardı.

– Görüyorum ki hep zayıf ve güçsüzleri satın alıp hürri­yete kavuşturuyorsun. Daha güçlülerini bulup onlan tercih etsen, hiç olmazsa bunlar seni de destekler ve arkanda güç olurlar, diye onu yönlendirmek isteyecek, ancak o:

– Bununla ben, sadece Allah’ın nzasını hedefliyorum, di­yerek yaptığı işe, kendine ait bir beklentinin girmesine asla kapı aralamayacaktı.

Zaten, çok geçmeden gelen ayetler de, Ebu Bekir’in ne kadar isabetli olduğunu tescil etmiş ve nza ufkuna ulaşmada ihraz ettiği konumu insanlara örnek olarak göstermişti.

Anne ve babasıyla birlikte Müslüman olan Ammar İbn Ya­sir, Beni Mahzum’un kölesi idi. Başta Ebu Cehil olmak üzere kabilenin önde gelenleri onlan, gündüzün en sıcak zamanla­nnda açık araziye çıkanr ve yoruluncaya kadar işkence yapar­larm. Bir gün onlan, acınacak bu hallerinde gören şefkat pey­gamberi Allah Resülü (sallallabu aleyhi ve sellem) çok üzülmüş ve:

– Biraz daha sabır ey Yasir ailesi! Şüphe yok ki sonunuz cennettir, müjdesini vermişti.

Gerçekten de yaşlı baba Yasir, bu işkenceler sırasında cennete yürümüştü. Yaşlı ve güçsüz anne Sümeyye ise, bü­tün baskılara rağmen Rabbini inkâr etmekten, Resülullah’ın aleyhinde söz sarfetmekten kaçınınca Ebu Cehil’in mızrağına hedef olmuş ve şehadet mertebesine ulaşmıştı. İslam’ın ilk şe­hidiydi Hz. Sümeyye.314

İşin kötü tarafı, bütün olanların Ammar’ın gözünün önün­de gerçekleşmesiydi. Üstüne, kızgın taşların biri inip diğeri kalkıyordu. Maddi ve manevi o kadar baskı altında tutmuşlar­dı ki, Arnmar şuurunu kaybetmiş ve ne dediğini bilemez hale gelmişti.

313 Bkz. Ala, 87/14-21

314 Bkz. İbn Hişam, Sire, 2/162

– Muhammed’e küfretmedikçe ya da Lat ve Uzza’yı hayırla yâd etmedikçe asla seni bırakacak değiliz, diyorlardı. Nitekim o da, Lat ve Uzza’nın adını söyleyince ancak serbest bırakılacaktı.

Arnmar serbest bırakılmıştı bırakılmasına; ama hayatının en büyük ıstırabını duyııyordu. Zira, canından çok sevdiği ve her şeyden aziz tuttuğu Allah ve Resülü yerine sahte ve beşer ürünü ilah yakıştırmalarının adını anmış ve dilini kirletmişti. Bitip tükenmişti adeta… Kolu kanadı kınk halde huzur-u risa­lete geldi. Çok mahcuptu. Allah Resülü’nün nur cemaline baka­mıyordu. Çok geçmeden yine Allah Resülü’nde vahiy emareleri görülmeye başlandı. Bu sırada Cibril-i Emın gelmiş ve şiddete maruz kalanlann, kalbi tasdik etmedikçe dilleriyle söylemek zorunda kaldıklan kötü kelimelerin küfür olmayacağını anla­tıyordu.315 Arnmar da rahat bir nefes almış, huzur-u risalette sükün bularak adeta bütün acılannı unutuvermişti.”

315 Bkz. Nahl, 16/106
316 İbn Abdi’l-Berr, Üsüdü1-Gabe, 1/809 .

Posted in Efendimiz | Etiketler: , | Leave a Comment »