Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

Kazak Öğrenciler Piknikte

Posted by HacıAta 03 Temmuz 2013

Kütahya’nın Hisarcık ilçesindeki Eğitim Gönüllüleri Derneği’nin yaz kursuna katılan öğrencilere yönelik düzenlemiş olduğu pikniğe 9 Kazak öğrenci de katıldı.
Türkçe Olimpiyatları çerçevesinde Türkiye’de bulunan 9 Kazak öğrenci etkinlik sonrasında Hisarcık ilçesini ziyaret ederek Eğitim Gönüllüleri Derneği’nin yaz kursuna katılan öğrencilere yönelik Yenice beldesi Tahtalı mesire alanında düzenlemiş olduğu pikniğe iştirak ettiler.

Hisarcık Eğitim Gönüllüleri Derneği Başkanı Ali Demir, konaklayan öğrencilere hem yöreyi hem de yemekleri tanıtmak amacıyla onlarla Tahtalı mesire alanında buluştuklarını belirterek, ”Kazakistan’ın seçkin üniversitelerinde okuyan ve Türkçeyi de çok güzel bir şekilde konuşan Kazak öğrencilerle kendi öğrencilerimiz çok güzel bir şekilde iletişim kurarak birlikte oyunlar oynadılar. Piknikte Kazak misafirlerimize ilçemizin meşhur fırın kebabı, çay, çerez ve meyve ikramında bulunduk. Onları önümüzdeki sene tekrar ilçemize davet ettik. Kazak öğrenciler de bizim öğrencileri Kazakistan’a davet ettiler. Ayrılış zamanı geldiğinde öğrencilerimiz ile Kazak öğrenciler arasında hüzünlü anlar yaşandı. Bu arada öğrenciler birbirleriyle iletişim kurmak için e-posta adreslerini aldılar. Yapılan piknik etkinliği hem kendi çocuklarımızı farklı kültürden insanlarla tanıştırmak, hem de onlara dünyanın başka ülkelerinde de kendileri gibi düşünen, konuşan, bizim ülkemizi ve insanlarımızı seven insanların var olduğunu gösterebilmek adına çok yararlı geçti” diye konuştu.

Posted in Gündem | Etiketler: , , | Leave a Comment »

17. Genç Balkan Matematik Olimpiyatı’nda 6 altın kazanıldı

Posted by HacıAta 26 Haziran 2013

Antalya’da düzenlenen 17. Genç Balkan Matematik Olimpiyatı’nda Türkiye’yi temsil eden öğrenciler 6 altın, 5 gümüş ve 1 bronz madalya kazandı. Türkiye, 19 ülkenin katıldığı olimpiyatlarda madalya sıralamasında birinci, puan sıralamasında ise ikinci oldu.

TÜBİTAK Bilim İnsanı Destekleme Daire Başkanlığı organizasyonuyla yürütülen 17. Genç Balkan Matematik Olimpiyatı’nda, 19 ülkeden 11-15 yaş aralığında 115 öğrenci Sonlu Matematik, Geometri, Sayılar Teorisi, Analiz ve Cebir alanlarında ter döktü. Olimpiyatın Akademik yöneticiliğini Doç. Dr. Azer Kerimov, Problem Komitesi Başkanlığını ise Dr. Okan Tekman yaptı.

Türkiye A takımından Ahmet İleri, Ömer Avcı, Enes Faruk Çona ve Mehmet Ali Şimşek altın; İlker Can Çiçek ve Ömer Yılmaz gümüş madalya kazanırken; B takımından Feyza Duman ve İhsan Mert Atalay altın, Hakan Sivük, Feyza Yavuz ve İbrahim Aşık gümüş ve Osman Berke Çankaya bronz madalya kazandı.

Türkiye A takımı, 4 altın ve 2 gümüş madalya ile madalya sıralamasında birinci ve puan sıralamasında ise Romanya’dan sonra ikinci olurken, Türkiye B takımı puan sıralamasında üçüncü oldu. Yarışmanın birinciliğini Feyza Duman, Romen öğrenci Ploscaru Ioan-Laurentiu ile paylaştı.

Genç Balkan Matematik Olimpiyatlarında derece alan öğrenciler burada kazandıkları bilgi birikimi ve tecrübeyle sonraki yıllarda Uluslararası Matematik Olimpiyatları’na hazırlanıyor. Bu öğrenciler, Uluslararası Matematik Olimpiyatları’nda derece almaları durumunda ise 20 bin TL’yi bulan para ödülleri, ilgili alanlarda devlet üniversitelerine sınavsız geçiş hakkı ve lisans eğitimleri boyunca aylık bin TL burs gibi imkanlar kazanıyor.

Genç Balkan Matematik Olimpiyatları’nda Türkiye’yi temsil eden öğrenciler, bugüne kadar 27 altın, 30 gümüş ve 23 bronz madalya kazandı. Türkiye’nin ilk kez 2003 yılında İzmir’de ev sahipliğini yaptığı Genç Balkan Matematik Olimpiyatları, ilk kez 1997 yılında Yugoslavya’da düzenlendi. 11 balkan ülkesinin yanı sıra dünyanın çeşitli coğrafyalarından misafir ülkelerin katılımıyla 17 yıldır devam eden olimpiyatlarda, katılımcı ülkeler takımlarını, kendi seçim kriterlerine göre ulusal matematik olimpiyatları sonucunda belirliyor ve madalya alan öğrencilere verilen ödüller de ülkelere göre farklılık gösteriyor.

Posted in Eğitim | Etiketler: | Leave a Comment »

Faydalı tenkidin esasları

Posted by HacıAta 26 Haziran 2013

Soru: Hemen her meselede daha iyiyi ve güzeli yakalamanın önemli bir vesilesi sayılan “tenkid”in müspet ve faydalı olması hangi hususlara bağlıdır? Âdâp açısından, tenkit eden ve edilen kimselerin gözetmeleri gereken esaslar nelerdir?

Cevap: Bir söz, fiil ve davranışı kritik etme, onun menfi ve müspet yanlarını ortaya koyma ve olanla olması gereken arasında mukayese yapma mânâlarına gelen tenkit, ideale yürümek için kullanılan önemli ilmî esaslardan biridir. Bu yönüyle o, selef-i salihîn döneminden itibaren kullanılagelmiştir. Mesela, Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) nakledilen rivayetlerin sıhhatini tespit etmek için senet ve metin tenkidi yapılmıştır. Esasında sadece hadis sahasında değil, umumî mânâda, nassların delâlet ettiği mânânın anlaşılması, âyet ve hadislerin tevil ve tefsirinin yapılması gibi mevzularda hakikatin ortaya çıkması adına tenkit metodu, ilk dönemden itibaren, kendisine başvurulan önemli bir disiplin olmuştur. Bu ilmî disiplin sayesinde, çok sağlam bir filtre oluşturulmuş ve İslâm’ın içine karıştırılmak istenilen yabancı fikirlerin önüne geçilmiştir. Münazara ilminin de geliştirilmesiyle birlikte yapılan müzakerelerde müsademe-i efkâr ve müdavele-i efkâr sayesinde ortaya konulan yorum ve içtihatlar değerlendirilmiş, kritiğe tâbi tutulmuş, muhkemâtla test edilmiş ve böylece bârika-i hakikatin ortaya çıkması sağlanmıştır.

Hususiyle senet tenkidi alanında öyle ciddî bir birikim oluşmuştur ki, cerh ve tâdil açısından hadis râvilerinin değerlendirilmesi ve kritiğe tâbi tutulmasıyla ilgili ciltlerce eser yazılmış ve böylece Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) nakledilen rivayetlerin doğruluğu tespit edilmiştir. Ne var ki ulema böyle önemli bir mevzuda tenkitte bulunurken bile, maksadı aşan beyanlarda bulunmamaya son derece önem vermiş ve hassasiyetle hareket etmişlerdir. Mesela, nakd mevzuunu ilk defa sistemli olarak ortaya koyanlardan birisi olan Şu’be İbn Haccac Hazretleri, hadis ricâlinin tenkidiyle alakalı olarak, “Gel, Allah yolunda biraz gıybet edelim!” ifadesini kullanmış ve böylece hem bu işin yapılmasının zaruretine, hem de bunun sadece Allah rızası için yapılması gerektiğine dikkatleri çekmiştir.

Evet, bizim dünyamızda, bilhassa hicrî ilk beş asır itibarıyla, gerek dinî, gerekse pozitif ilimler sahasında, en güzele ulaşma adına tenkit metodu kullanılmıştır. Dolayısıyla günümüzde de her zaman bu ilmî usûle müracaat edilebilir; yeter ki tenkit edilen konuda insaf elden bırakılmasın, edep muhafaza edilsin ve mesele hep hassasiyetle ele alınıp takdim edilsin. Bu noktada tenkit âdâp ve usûlü diyebileceğimiz bazı esaslar ortaya çıkmaktadır ki, onları şu şekilde hulasa edebiliriz:
İnsaf ve yumuşak üslûpla çözülen kilitler

Tenkide tâbi tutulan konu, çok sağlam bir üslûpla ortaya konulmalı ve sunuş esprisi açısından konuşma tarzının insanî olmasına azamî derecede dikkat edilmelidir. Yani tenkit, muhatabın tepki vermeyeceği, rahat kabul edebileceği bir tarzda yapılmalıdır. Şayet siz, belli problemlerin çözümüyle ilgili sahip olduğunuz alternatif düşüncelerinizi, makul yaklaşımlarınızı insaflı, yumuşak ve insanî bir üslûpla ortaya koyarsanız, başkaları tarafından saygıyla karşılanırsınız ve fikirleriniz de kabul görür. Mesela siz bir konuyla alâkalı fikrinizi beyan ediyorsunuz. Fakat muhatap olduğunuz kimse bunun tam aksini düşünüyor. Böyle bir durumda şayet siz, “Efendim, ben bu meseleyi böyle biliyordum. Fakat sizin ifadelerinize baktığımda meselenin farklı bir yanı olduğunu da gördüm.” şeklinde bir mukabelede bulunursanız, belki de karşı taraftaki kişi bir süre sonra tekrar size gelecek ve “Daha önce konuştuğumuz mesele, sizin dediğiniz gibiymiş.” diyecektir. Bu defa da siz, “Teşekkür ederim, ne kadar da insaflısınız.” diyerek mukabelede bulunacaksınız. Bu itibarla insan, hakikatin saygıyla kabullenilmesi ve sinelere mâl edilmesi adına gerekirse kendi benliğini, kendi tecrübe ve bilgi birikimini biraz ayaklar altına almalı ama hakkın hatırını hep yüksekte tutmalıdır. Başka bir ifadeyle, makulün makul karşılanması arzu ediliyorsa, başkalarının çok defa makul olmayan düşünceleri bile kendi makuliyeti içinde değerlendirilmeli, onlara karşı sineler her zaman açık tutulmalı ve onların hak ve hakikati kabullenebileceği bir samimiyet ortamı oluşturulmalıdır.
Umuma konuşma ve perdeyi yırtmama

Tarih şahittir ki, hangi sahada olursa olsun, başkalarının düşüncelerine saygı duymayan, onları sahte para gibi sürekli bir kenara atan ve “boş” olarak gören bir insan, hiç farkına varmaksızın, kendisine faydalı olacak pek çok “dolu”yu da zayi edebilir. Bu açıdan sahte para da olsa, bakır, demir, kurşun da olsa, hepsinin belli ölçüde saygıyla karşılanması bir prensip olarak benimsenmelidir. Böyle hareket edilebildiği takdirde, ortaya konulan doğruların muhataplara kabul ettirilmesi adına çok isabetli bir yol keşfedilmiş olacaktır. Aksi takdirde, ne kadar güzel fikir ve projeler ortaya konursa konsun, insanların alnına tokmakla vuruyor gibi onların dem ve damarlarına dokunduracak şekilde ifade edilen sözler asla hüsnükabul görmeyecektir. Hatta tenkit edilen mevzu, sarih nasslarla çerçevesi belirlenmiş dinî konudaki bir yanlışlık olsa da, üslûba dikkat edilmediği takdirde tepkiyle karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır. Mesela siz bir arkadaşınızın harama baktığına şahit oldunuz. Şayet siz aranızdaki perdeyi yırtacak bir üslûpla onun karşısına geçer ve “Sen şöyle şöyle yapıyorsun. Azıcık panjurlarını kapa da günaha karşı böyle açık durma!” derseniz, bu tenkidiniz onu -Allah korusun- şeytanî mülahazaların vekili hâline getirebilir. Hususiyle muhatabınız, tavır ve davranışlarının tenkit edilmesine hazır değilse, eleştirileri hazmedip sindiremiyorsa, sizin ona karşı yapacağınız her eleştiri tepkiye sebebiyet verecek, onun içinde hakka karşı saygısızlık duygusunu uyaracak ve belki de onu kendi değerlerine düşman hâle getirecektir. Böyle bir kişi kendisine anlatılanların hak olduğuna inansa bile, tepesine vurulmasından kaynaklanan ruh travması sebebiyle bâtılı hak göstermek için kafasında ne felsefeler ne felsefeler oluşturacak, yorganı başına çektiği anlarda bile kafasında sürekli kendisine yöneltilen eleştirilere vereceği cevabı kurgulayacaktır.

Bu açıdan bir meselenin kritiği yapılırken, şahıslar doğrudan muhatap alınmadan dolaylı anlatım yolu tercih edilmelidir. Nitekim Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir ferdin kusur veya yanlışına muttali olduğunda, bunu onun yüzüne söylemiyor, insanları bir yerde topladıktan sonra genele konuşuyor ve yarası olan o zatın da bu konuşmadan dersini almasını temin ediyordu. Mesela Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) zekât memuru olarak bir bölgeye gönderdiği bir şahıs, halktan topladığı vergileri teslim ederken, “Bunlar size aittir, bu da bana hediye edildi.” deyince, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) minbere çıkmış, doğrudan o şahsı muhatap almadan şu ikazda bulunmuştur: “Ben sizden birini Allah’ın bana tevdi ettiği bir işte istihdam ederim. Sonra o kişi gelir, ‘Şu size aittir, bu da bana hediye edilendir.’ der. Eğer bu adam doğru söylüyorsa, anasının veya babasının evinde otursaydı da hediyesi ayağına gelseydi ya?” (Buhârî, eymân 3; Müslim, imâret 26)

Bir de tenkidi kimin yaptığı çok önemlidir. Eğer birisine bir şey anlatılması gerekiyorsa, “illa ben anlatacağım” dememeli, bu vazife o şahsın çok sevdiği başka bir insana bırakılmalıdır. Zira böyle bir durumda o sevilen zatın tenkitleri bile iltifat kabul edilecektir. Evet, söylediğiniz sözün tepki alacağını düşündüğünüzde, onu bizzat kendinizin söylemesi yerine sözü bir başkasına bırakmalısınız. Zira önemli olan, hakikatin kimin tarafından ifade edildiği değil, onun sinelerce kabul edilmesidir.

Söz buraya gelmişken Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin Efendilerimizle ilgili anlatılan bir menkıbeyi nakletmek faydalı olacaktır. Her ne kadar bu menkıbe sıhhatli hadis kitaplarında yer almasa da, ibret alınması gereken önemli dersler ihtiva ettiği muhakkaktır. İşte bu menkıbeye göre; Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin Efendilerimiz, abdest almak için bir yere geldiklerinde orada, abdest alırken etrafa su sıçratan ve uzuvlarını tam yıkamayan bir zat görürler. Derin firaset sahibi bu iki nadide fıtrat, kendi aralarında ne yapacaklarını kararlaştırdıktan sonra ona yaklaşır ve ondan kendi aldıkları abdestlerini kontrol etmesini isterler. Daha sonra da Resûl-i Ekrem Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Hazreti Ali’den (radıyallahu anh) nasıl görmüşlerse o şekilde güzelce abdest alıp “Amca hangimizin abdesti daha güzel oldu?” derler. Aleyhinde herhangi bir tân u teşnide bulunulmayan ve yanlışı yüzüne vurulmayan bu kişi de vicdanen çok rahat bir şekilde, “Evladım, ikinizinki de güzel. Asıl benim abdestim güzel değilmiş.” der. Bu açıdan bir kez daha ifade edelim ki, yanlışı düzeltme ve doğruyu göstermede kullanılan üslûp, sunuş tarzı ve kullanılacak malzeme, tenkit edilen meselenin kabulü adına çok önemlidir.
Tenkide tahammül edebilen bir muhatap yetiştirmek

Öte yandan, muhatapları, tenkitler karşısında tahammül edebilir bir seviyeye getirmek ve onlarda hakka saygı düşüncesini uyarmak da meselenin ayrı bir yönünü teşkil eder. Bu ufku yakalayan sahabe-i kirâm, gördükleri hataları çok rahat bir şekilde birbirlerine söylüyorlardı ve bu durum, onların arasında herhangi olumsuz bir tepkiye de sebebiyet vermiyordu. Mesela Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) bir gün hutbe verirken evlilik meselesini kolaylaştırma adına bir kısım stratejilerden bahseder ve bu arada mehrin de herkesin kaldırabileceği bir seviyede tutulması gerektiğini hatırlatarak evliliklerde mehir olarak çok para istememeleri konusunda insanları ikaz eder. Aslında onun dile getirdiği bu mesele, bir kısım suiistimallerin önünü alma adına oldukça makul bir çözümdür. Bugün itibarıyla da bu meselede gösterilecek anlayış ve hassasiyetin içtimaî bir problemi çözme adına eda edeceği fonksiyon açıktır. İşte Hazreti Ömer Efendimiz, bu duruma dikkat çekerken arkadaki maksurede duran yaşlı bir kadın onun bu sözleri karşısında perdeyi sıyırır ve “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Bu konuda senin bildiğin, bizim bilmediğimiz bir âyet veya hadis mi var? Zira Kur’ân-ı Kerim,

وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآَتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا
“Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın.” (Nisâ Sûresi, 4/20) buyurmak sûretiyle bu mevzuda bir miktar tayin etmiyor.” der.

O gün itibarıyla, dünyanın iki süper gücüne kendisini dinlettiren, Türkiye’nin yirmi misli kadar büyük bir devletin reisi olan halife-i ruy-i zemin, yaşlı bir kadının bu sözleri karşısında hemen durur ve dudaklarından şu kelimeler dökülür: “Yâ Ömer! Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun.” (el-Beyhakî, es-Sunenü’l-kübra, 7/233) Bildiğiniz üzere, Hazreti Ömer Efendimiz’in bu hususiyetinden dolayı kendisine “el-vakkâf ınde’l-hak” demişlerdir. Yani o, hak söz konusu olduğu bir yerde, yokuş aşağı giden bir arabanın fren yemesi gibi anında durmasını bilen bir insandır. İşte insanlarda bu duygunun hâsıl edilmesi gerekmektedir. Bunun için de herkes kendisine yönelecek tenkitlere hazır hâle gelmek için bir kardeş edinerek ve onunla bir anlaşma yaparak ona, kendi tavır ve davranışlarında gördüğü her türlü aykırılığı ve kusuru çok rahatlıkla kendisine söyleme salâhiyeti vermesi gerekir.

Netice itibarıyla bazı meseleleri tenkit etmeyi, daha doğrusu tashih etmeyi düşünen bir kişi, öncelikle ifade edeceği mevzuları çok iyi araştırıp doğruyu söyleme adına ciddî bir ceht ve gayret ortaya koymalıdır. İkinci olarak bir meseleyi kritiğe tâbi tutarken mutlaka karşı tarafın hissiyatını göz önünde bulundurmalı ve onun söylenilenleri hazmetmeye hazır olup olmadığını hesaba katmalıdır. Tepki alacağını bildiği yerlerde, bir hakikati “İlle de ben ifade edeyim.” dememeli ve hakikatin dile getirilmesi işini, sözü daha tesirli olan insanlara bırakmalıdır. Bazı devirlere nispeten enaniyetin çok öne çıktığı ve insanların eleştiriye tahammül edemedikleri günümüz şartlarında, bu hususlara dikkat edilmesi daha bir önem kazanmaktadır. Tenkide uğrayan insanlar da, hakkın hatırını her şeyden âli tutmalı ve eleştirilere tepkiyle karşılık vermek yerine teşekkürle mukabelede bulunmalıdır. Zira Hazreti Pîr’in dediği gibi, sırtında akrep olduğunu haber veren yani ona kusurlarını gösteren bir insana ancak rahmet okunur ki, bu da bir olgunluk ifadesidir.

Posted in Sohbetler | Etiketler: | Leave a Comment »

Ağrı Dağı’nın Eteğinde Doğubayazıt’ın İlk Kolejinin Temeli Atıldı

Posted by HacıAta 25 Haziran 2013

Doğubayazıt ilçesinin ilk ve tek özel okulu Uhuvvet Eğitim Kurumları Koleji binasının temeli düzenlenen törenle atıldı.

Temel atma törenine Doğubayazıt Kaymakamı Nurettin Dayan, Belediye Başkanı Canan Korkmaz, Uhuvvet Eğitim Kurumları Genel Müdürü Ali Keskin, Milli Eğitim Müdürü İshak Aslan, Bediüzzaman Said Nursi’nin yaşayan talebelerinden Nusret Kocabay Hocaefendi, ilçenin manevi kanaat önderlerin Molla Musa Geçit ve ilçede görev yapan diğer kamu kurum ve kuruluşlarının amirleri, okul idarecileri ve vatandaşlar katıldı.

Törende konuşan Uhuvvet Eğitim Kurumları Genel Müdürü Ali Keskin, “Biz böyle bir özel eğitim yuvasını Doğubayazıt’a kazandırmayı bilecek şeyleri, kağıda bağlı olmayan ruhuna aklına ve kalbine yazan geleceğin dünyasını pırıl, pırıl oluşturacak evlatlarımızı yetiştirme adına böyle bir müesseseyi kazandırma adına buradayız. Anadolu yeniden bir değişim ve dönüşüm yaşıyor. Türkiye yeniden, yeni ufuklara doğru yelkenler açıyor. Dünya yeniden kabuğunu kırıyor. Yeni oluşumlar içinde, yeni başlangıçlar, yeni ufuklar, yeni yollar çiziyorlar. Bütün Dünya ve Türkiye’de beraber yeni oluşumlar var. Bu oluşumlarla beraber gerek ekonomide, gerek teknolojide gerek başka şeylerde bütün bunlarla beraber her şeyin önünde değişmeyen bir şey var.” dedi. Ali Keskin, “İnşallah bugün temelini attığımız bu eğitim yuvası da maksadına hasıl maksadına uygun mükemmel bir eğitime vesile olur hem Doğubayazıt gibi güzel bir beldemizin daha da abat olmasına vesile olur cennet vatan Anadolu’nun da abat olmasına vesile olur diyor hepinize iyi günler diliyorum.” şeklinde konuştu.

Kaymakam Nurettin Dayan ise “Ağrı Dağı’nın eteğinde Ahmedi Hani Hazretleri’nin himmetinde inşallah ağzı dualı büyüklerimizin dualarıyla bugün bir temel atma töreni gerçekleşecek. İnşallah buradan nice bilim adamları nice ilim adamları nice memlekete yön verecek ismi üzerinde uhuvvet eğitim kurumları uhuvvet eğitim kurumlarıyla da aynı anlamı taşıyacak aynı ruhu taşıyacak doğudan batıya uhuvvet taşıyacak nice yiğitler yetişecek.” ifadelerini kullandı.

Daha sonra Bediüzzaman Said Nursi’nin yaşayan talebelerinden Nusret Kocabay Hocaefendinin yaptığı dualardan ve kesilen kurban sonrası inşaatın temeline ilk harç bırakıldı.

Eğitim Kurumları Genel Müdürü Ali Keskin kolejin arsasını hibe eden Ziraat Odası Başkanı Nihat Alkan ve işadamı kardeşleri Ahmet Alkan, Aydın Alkan’a teşekkür ederek kendilerine plaket verdi. Başkan Nihat Alkan ise arsanın temsili tapusunu Ali Keskin’e sundu. Yeni 4+4+4 eğitim sistemine uygun şekilde yapılan kolej 20 bin metre kare alan üzerine yapılacak. Toplam 4 ana binadan oluşan kolejde; 6 laboratuvar, idari birimler, cep sineması, konferans salonu, kapalı spor salonu, kütüphane, halkla ilişkiler odaları, bay ve bayan misafirhanesi, halı saha, kantin ve yemekhane gibi bölümler yer alacak.

Posted in Eğitim | Etiketler: , | Leave a Comment »

” İNSAN HAKLARI VE HÜRRİYETİ CENAB-I ALLAH’IN HEPİMİZE BAHŞETTİĞİ HAKLARDIR”

Posted by HacıAta 25 Haziran 2013

Temel hak ve özgürlüklerin pazarlık konusu yapılamayacağını vurgulayan Fethullah Gülen Hocaefendi, anadilde eğitim hakkının adil olmanın gereği olduğunu ifade etti.

Erbil’de Kürtçe yayınlanan Rudaw Gazetesi’nden Rebwar Kerim’in barış süreci, Ortadoğu’daki gelişmeler ve bölgedeki hizmet faaliyetleri hakkındaki sorularına cevap veren Fethullah Gülen, “Türk ve Kürt olmak irademiz dışındayken bunları ayrım sebebi yapmak garabet.” diye konuştu ve Türkiye’nin dünya genelinde Kürtlerin hakkını koruyan bir rol üstlenmesinin yerinde olacağına dikkat çekti.

“Çözümün anahtarı, kendimiz için istediğimizi başkası için de istemekte.” diyen Gülen, anadilde eğitimin ilke planında kabul edilmesinin, devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereği olduğunu, bunu kabul ettikten sonra pratikte karşılaşılabilecek problemlerin ayrıca ele alınabileceğini belirtti. Kürtlerin dünyaya açılmasında Türkiye’nin bir kapı olması gerektiğini ifade eden Gülen, “Türkler, Kürtlerden önce Kürt meselesine sahip çıkmalıdır.” dedi.

KUCAKLAYICI VE SABIRLI OLMAK LAZIM

Fethullah Gülen Hocaefendi, röportajda şu ifadeleri kullandı: “Yıllardan beri bölgede akmakta olan kan ve gözyaşının dinmesine yönelik faaliyetleri desteklememek mümkün değil. Geçmiş acıların geleceğimize set olmasına engel olmak, ufka bakıp yapıcı faaliyetler ortaya koymak esastır. Samimiyet, karşılıklı saygı, bir hadis-i şerifte ifade buyrulduğu gibi, kendimiz için istediğimizi başkaları için de istemek, kendimiz için istemediğimizi başkaları için de istememek, hattâ bunun da ötesinde Kur’ân-ı Kerim’de övülen ve Medine’de Ensar’ın çok önemli bir vasfı olarak zikredilen karşımızdakini kendimize tercih temellerinde davranmak, problemlerin kökünü kesecek ve onları kurumaya, bitmeye mahkûm hale getirecektir inancındayım. Türk ve Kürt sivil toplum kuruluşları, bu temellerde bir zeminin hazırlanması, insanların bu temeller üzerinde kaynaşması, hatta âdeta fertlerin görünmediği kurşundan bir bina gibi bir birlik meydana getirilmesi istikametinde gayret göstermelidir.

Ayrıca, söz ve tavırlarda asla incitici olmama, herkesi kucaklayıcı ve sabırlı davranabilme de çok önemlidir. Herkesin çok dikkatli ve temkinli olması, kışkırtmalara gelmemesi lazımdır. Bağırıp çağırmalarla ve sloganlarla problemler çözülmez. Meselenin üzerine bağırıp çağırarak, yakıp yıkarak ve öldürerek değil, akıl, feraset ve şefkatle gidilmelidir.

TARAFLAR BİRBİRLERİNİN HİSSİYATINA SAYGI GÖSTERMELİ

Güvenlik ortamının da peyderpey tesis edilmesinden azami ölçüde istifade ederek; başta eğitim olmak üzere, her türlü ekonomik, sosyal, kültürel ve manevi münasebetleri geliştirmek gerekir. Bu maksada yönelik olarak, ma’şeri vicdanın Gönül Köprüleri adını verdiği, Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya ortak projeler hayata geçirilmeli; mevcutların kapasite ve hedefleri geliştirilmelidir.

Kürtlerin yoğun olduğu bölgelerin de birer cazibe merkezine dönüştürülmesi, özellikle de eğitimin cazip hale getirilmesi çok önemlidir. Zira, mevcut eğitim problemleri çözüldüğü zaman pek çok mesele de çözülmüş olacaktır. Dünden bugüne işsiz, güçsüz, okuyamamış insanlar büyük ölçüde kendilerini itilmiş, ikinci sınıf gibi görmüşlerdir. Halbuki bölgenin insanları, geçmişte önemli medeniyetlere beşiklik yapmış çok zeki insanlardır. O psikolojik havadan ve bazıları itibarıyla içine düştükleri kompleksten de onları kurtarmak lazımdır. Bu yapılırken de, kardeşlik ve eşitlik prensiplerinin gereği olarak; taraflar birbirlerinin hissiyatlarını rencide edici davranışlardan uzak durmalıdır.

İNSAN HAKLARI VE HÜRRİYETİ CENAB-I ALLAH’IN HEPİMİZE BAHŞETTİĞİ HAKLARDIR

Etnik ve mezhep temellerinde ve başkaları aleyhine her türlü ileri faaliyet veya yayılma gayretinden, kışkırtmaya, kavgaya, mücadeleye ve çatışmaya zemin hazırlamaktan, alet olmaktan ve girmekten şiddetle sarf-ı nazar edilmesi gerekiyor. Hem ülkeler içinde, hem bölgemizde daha fazla ayrılık ve fitne tohumlarının ekilmemesi ve yeşertilmemesi konusunda da a’zamî dikkat gösterilmesi icap ediyor. Modern dönemde yaşananların tersine, Ortadoğu halklarının beraberce, sulh içinde yaşamaya dair güçlü tarihî ve geleneksel değerleri vardır. Kürt, Türk, Arap, Hristiyan, Müslüman ve Musevîler beraber yaşama kültürüne sahiptirler. Bu kültürel değerleri yeniden keşfedecek, onları yeniden hayata geçirecek “eğitim modellerine ve sivil toplum kuruluşlarına” ihtiyaç vardır.

Bu noktada çok mühim bir husus da şudur: İnsanların hakları ve hürriyetleri, kimsenin, hiçbir gücün onlara bahşedeceği ve dolayısıyla başkalarından beklenecek şeyler değildir. Bunlar, yaratanımız ve yaşatanımız olan Cenab-ı Allah’ın insan olarak hepimize bahşettiği haklardır, özgürlüklerdir. Peygamber de olsa, insan ve yaratılmış olma konusunda herkes, ama herkes, birbirine eşittir. Bu eşitliği baştan tanımadan adalet de, hukuk da olmaz. O bakımdan, söz, tavır ve davranışlarımızda lûtfedici imajı uyarmaktan uzak durmak; bu temel hak ve hürriyetleri başka değerler karşısında pazarlık unsuru olarak görmemek ve kullanmamak, diğer taraftan da, meşru olmayan, evrensel hukuk sınırlarının dışında ve bilhassa şiddet ihtiva eden yollardan her ne maksatla olursa olsun kaçınmak elzemdir.

KENDİ MENFAATLERİ UĞRUNA HALKLARI BOĞUŞTURUYORLAR

Sadece Türkiye, Kürt kardeşlerimiz ve Irak Kürdistanı olarak değil, bütün bir âlem-i İslâm olarak belki birkaç asırdır en ızdıraplı ve acı dönemlerimizi yaşıyoruz. Problemlerimiz, her tarafta aynı: cehalet, fakirlik ve tefrika. Bu problemlerle birlikte ümitsizlik; hile, aldatma ve karşılıklı güvensizlik; karşılıklı düşmanlık ve aleyhtarlık; düşüncede, içtimaî, iktisadî ve siyasî hayatta baskı, istibdat ve zulümler, dolayısıyla fikrî, ilmî, içtimaî, iktisadî ve siyasî terakkinin önünün tıkanması, ferdî inkişaflara imkân tanınmaması ve şahsî menfaatlerin önde tutulması, kaç asırlık acınası halimizin diğer veya yan sebepleri olarak varlığını koruyor. Bu problemler, bu dünyanın ayağa kalkmasını istemeyenler, kendi menfaatleri uğruna birbirleriyle boğuşmasını arzu edenler tarafından da sürekli körükleniyor. Arab’ı, Türk’ü, Kürd’ü, Acem’i vb. olarak problemlerimizin, bunların sebeplerinin ve çözüm yollarının ne kadar farkında olduğumuz da sorgulanabilir bir husustur.

İDEOLOJİK PROPAGANDA BİZİM DÜNYAMIZDA YER ALMAZ

Tarih boyunca insanlığa faydalı olmak adına yapılan yardımseverlik faaliyetleri hemen her zaman belirli bir dünya görüşünü empoze etmekle suçlanmıştır. Çalışkanlık, dürüstlük, diğergamlık gibi hemen herkesin olumlu göreceği hasletlere vurgu yapan çalışmalar, projeler bile bir kesim tarafından endoktrinasyon olarak adlandırılmıştır. Ortada aykırı bir ideoloji ve bu ideolojinin propagandası bahis mevzuu olmuş olsaydı, böylesine hassas şartlarda, fertlerin bile mahremlerine kadar gözlenip takip edilebildiği bir dünyada, istihbarat servislerinin her türlü gözleme ve takip imkânına sahip bulunduğu bir zeminde bunun gizli kalabilmesi mümkün olabilir miydi ve mümkün müdür? Yarım asrı aşkın bir süredir böylesi ithamları haklı çıkaracak tek bir emare ortaya konamamışsa, bu ithamların hâlâ ne ifade ettiğine yüksek idrak ve insaflarınızı rahatlıkla hakem kabul ediyor; hükmü ve kararı gönül rahatlığı içinde yüksek idrak ve insaflarınıza bırakıyorum.

Kaldı ki “ideolojik propaganda” ifadesinin bizim ıstılâhımızda olmadığını da hatırlamak gerekir. Hizmet hareketi ahlâki gelişim, sulhun yayılması ve gelişmiş dünyayı yakalayabilecek kaliteli bir eğitimin, yerel değerlere ve hukuka saygı içerisinde verilmesi gibi gâyelere sahiptir. Irak’ta da gâye aynıdır. İdeolojik propaganda bizim ait olmadığımız bir düşünce dünyasından gelir. Biz onu bilmeyiz. Çatışma çözümünün, diyalog ve konsensüsün, cehaletle mücadelenin; ilmî ve teknolojik gelişmeler için uygun ortam hazırlamanın, huzur, emniyet ve barışın yanında olmanın ideolojik propagandayla telif edilmesi mümkün değildir.

KÜRTLER TARİHSEL KARDEŞLİĞİMİZE SAHİP ÇIKTI

Takip edebildiğim kadarıyla, Kuzey Irak’taki okullar dünya ile entegrasyonun yanında yerel kültürün yaşaması felsefesi ile hareket etmektedir. Bu meyanda bu okulların düzenlediği Kürtçe şöleni gibi aktivitelerde gösteriyor ki ideolojik ya da başka tür başkalaştırma faaliyetleri bu okulların açılış felsefesinden fersah fersah uzaktır. İşin doğrusu, bölgedeki dost ve kardeşlerimizin basireti de geçen yirmi yılda, bu okulların bölgede sahiplenilmesinde çok önemli bir faktör olmuştur. Tarih boyunca inanç ve dert ortağı olduğumuz Kürtler, güftugulara hiç aldırmadan, Anadolu’nun temiz sinesinden süzülerek gelen ve Kürt coğrafyasına yeşeren bu okullara daima gönülden sahip çıkarak tarihsel kardeşliğimizi bir kez daha göstermişlerdir.

HALEPÇE VE ENFAL İÇİN ÇOK GÖZYAŞI DÖKTÜM

Büyük bir köyü andıran bir dünyada, asırlarca birbirleriyle savaşmış Avrupa devletlerinin beraberlik, hattâ siyasî birlik peşinde olduğu bir dünyada, (Kürt veya Türk olmak elimizde ve bizim tercihimize bağlı değilken, ana dil olarak Türkçe veya Kürtçeye sahip bulunmak elimizde, tercihimiz ve irademiz dahilinde gerçekleşmemişken) Türk veya Kürt olmayı, Türkçe veya Kürtçe konuşuyor olmayı bir ayrım sebebi yapmak, garabetten ve hepimizin zararına olmaktan başka ne manâya gelir?

Bu coğrafya tarih boyunca farklı din ve kültürlerin barış içerisinde yaşayabildiği bir coğrafya olmuştur. Türkler ve Kürtler tarihi süreç içinde birbiriyle kaynaşmış ve ortak sevinç, üzüntü ve tarihi yaşamışlardır. Ahmed-i Hani, Molla Cezeri, Fakih-i Tayrani, Molla Halid-i Bağdadi, Selahattin Eyyübi ve Bediüzzaman Said-i Nursi gibi ışık şahsiyetler daima Kürtlerin, Türklerin, Arapların ve diğer unsurların birlikte yaşamasına katkı sağlamış ortak değerlerimizdir.

İki halk arasındaki ilişkiler son 100-150 yıldır yara alsa da tarihi bağlarından dolayı kolay kolay koparılamayacak kadar güçlüdür. Nitekim, Büyük halk ve Peşmerge göçünde Anadolu insanının Kürtlere sinesini açması ilişkilerin normalleşmesinde önemli bir ivme olmuştur. Fakir, Halepçe ve Enfal için çok gözyaşı döktüğü gibi, hemen bütün Anadolu insanının da bu acı hadiseler karşısında bağrı yanmıştır.

İlişkilerin yeniden güçlenmeye başladığı günümüzde sadece güvenlik merkezli mevcut sorunların giderilmesi değil kültürel ve tarihi bağların da yeniden kuvvetlendirilerek tekrar kopmaz hale getirilmesi gerekir. Burada Türkiye’ye düşen kendi Kürt vatandaşlarına gerekli hak ve özgürlükleri tanıması kadar dünyanın diğer bölgelerinde de sıkıntı çeken Kürtlere yardım elini uzatması; siyasi, dini, etnik sebeplerle sıkıntıya maruz kalan Kürtlerin haklarını başta BM olmak üzere uluslararası organizasyonlarda koruması ve hakkaniyet adına onların da temsilcisi olmasıdır. Evet, aramızda ayrılıklara asla yer vermemek ve tek bir bütün teşkil edebilmek için ne yapsak değer. Şu kadar var ki, mesele sadece siyasî açıdan ele alınmak ve değerlendirilmekle de kalmamalı; sadece devlet yetkililerine bırakılmamalı; STK’lar, iş adamları, muallimler, kanaat önderleri, Diyanet teşkilatı, öğrenciler, kısaca toplumun hemen bütün kesimleri birliğimizin pekiştirilmesi için ellerinden geleni yapmalı; aramızda daima gönül köprüleri kurulmalı; düşmanlığa düşman olunmalı; her türlü iftirak faktörlerinden uzak durulmalıdır. Kürtlerin meselelerine onlardan önce Türkler sahip çıkmalı; Türklerin yanında da Türklerden önce Kürtler bulunmalıdır. Gelecekte, eğitim ile başlayan ilişkiler akademik, kültürel ve ekonomik alanlarda yapılacak çalışmalarla geliştirilebilir. Türkiye bu noktada Kürtler için dünyaya açılan kapı olabilir.

ANA DİLDE EĞİTİM ADİL OLMANIN GEREĞİ

Anadilde eğitimin ilke planında kabul edilmesi devletin vatandaşlarına karşı adil olmasının gereğidir. Ancak pratikte karşılaşılabilecek problemler ayrı değerlendirilmelidir. Mesela, anadilde eğitim için o dilde eğitim verebilecek yetkin ve yeterli öğretmenler yetiştirilmelidir. Zira, öğretmen kadrosu anadilde eğitim vermeye yetersiz ise iyi niyetli çabalar geri teper ve yapılmak istenenin tersi bir sonuç verir. Öte yandan Kürt anne-babaların da evlatlarına Türkçe öğretmek konusunda hassas olmaları gerektiğini vurgulamak ihtiyacı hissediyorum. Dünyanın birçok ülkesinde ülkenin resmi dilini akıcı bir şekilde konuşamayan topluluklar vardır ancak bunlar önemli sıkıntılar yaşamaktadırlar. Genel olarak sosyoekonomik seviyeleri gerilerde kalmaktadır. Almancayı iyi konuşamayan Almanya’daki ilk kuşak Türkler, İngilizceyi iyi konuşamayan ABD’deki Hispanikler gibi. Kürt vatandaşlarımızın evlatlarına değil Türkçeyi, İngilizceyi, Arapçayı da öğretmeleri, onların istikballeri adına çok faydalı olacaktır.”

Posted in Gündem | Etiketler: , | Leave a Comment »

Barış Köprüleri: Nimet Baş

Posted by HacıAta 24 Haziran 2013

Posted in Multimedya | Etiketler: , | Leave a Comment »

Vedat Bilgin “Bizimki Türkçe sevdası”

Posted by HacıAta 24 Haziran 2013

“Türkçe Olimpiyatları” Türk okullarının başarısını gösteren, Türkçe’nin ve kültürümüzün yeni dünya sisteminde bir barış ve kültür dili olarak gelişmesi için hem doğru bir yöntemin ürünüdür hem de büyük bir potansiyelin harekete geçirilmesidir.

Bugün dünyanın hangi kıtasına, hangi ülkesine gidilirse gidilsin, Türkçe’nin öğretildiği okullara, o okullarda yetişmiş insanlara rastlamak, onların üzerinden Türkiye’yle, sivil insanların, sivil sektörün ilişki kurduğunu görmek, başlı başına, bir kültürün küresel etki alanındaki varlığını hissetmek anlamına gelmektedir.

Türkçe’nin yayılması, sadece biz Türkler’e değil, akraba kültürlere ve medeniyet coğrafyamıza yeni bir ilişki ağını kurma ve gelişme imkanını sunmaktadır. Bu durum, Balkanlar’dan Anadolu’ya, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar, bütün ortak kültür alanları için, küreselleşmenin imkanlarıyla Türkçe üzerinden yeniden bir etkileşim kurulmasını sağlayarak, başka kültürlerle de diyaloğun gelişmesine katkı yapacaktır.

Türkçe’nin sınırları

Türk dilinin okutulup, öğretilmesi ve dünyaya yayılmasına hizmet etmek, Türkçe bilincine sahip olmayı gerektirir. Bu aynı zamanda, Türkçe’nin yeni nesillere düzgün bir şekilde aktarılması, Türkçe’nin bütün zenginliğiyle bu topraklarda yaşatılması konusunda, duyarlı olmayı da gerekli kılmaktadır.

Türkçe konusunda gösterilen duyarlılığın yaygınlaşması, toplumsal bir niteliğe kavuşması çok önemlidir. Siyasetçi Ekrem Erdem Bey, Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği etrafında yaptığı çalışmaların yanı sıra “Bizimki Türkçe Sevdası” başlığını taşıyan güzel kitabıyla da bu konuda örnek bir davranışta bulunmaktadır.

Erdem kitabında, Türkçe’nin sadece iletişim zenginliğine sahip bir dil olmadığını, dünün birikimini bugüne ve yarına taşıyan bir kültür üreticisi ve taşıyıcısı olduğunu belirterek, bir topluluğu milletleştiren ve büyük bir medeniyet kurucusu yapan, zengin bir kaynak niteliği arz ettiğini de ortaya koymaktadır.

Türkçe bilincine sahip olmak ve Türkçe’nin küresel çağda, bir kültürlerarası etkileşim imkanı olduğunu görmek, bunu bir anlamda Türkçe bayramına ve şölenine dönüştürmek, Türkçe’nin gelişmesine hizmet ettiği kadar kültürlerarası iletişime de Türk kültürünün evrensele açılmasına da katkı yapacaktır.

yazının tamamı

Posted in Medya | Etiketler: | Leave a Comment »