Hacı Ata

Hocaefendi: 35 sene arkadaşlığımız var, Beni incitecek hiçbir şey söylemedi

Posts Tagged ‘Abdullah Aymaz’

Abdullah Aymaz Hacı Kemal ve Eksper Kemal Ağabeyler

Posted by HacıAta 26 Ağustos 2013

Hacı Kemal Erimez Ağabey’in dedesi İstanbul’da imam imiş. Babası da Osmanlı subayı… Lübnan’da görev yaparken, oranın ileri gelen ailelerinden bir hanımefendiyle evlenmiş. Yani Hacı Kemal Erimez Ağabey’in annesi Lübnanlı… Orada dayıları vardı. Bir seferinde hacca giderken İncirliova’daki Şahabeddin Hoca ile onlara uğramışlardı. Onların uzun hikâyesini bu köşeden anlatmışımdır.

Hacı Kemal Erimez Ağabey kolej mezunu idi… Muntazaman gazeteleri takip ederdi. 1950’de Demokrat Parti çıktığı zaman candan desteklemişti. Partilerin iç yapısında hiç görev almadığı halde hep sağ partilere destek vermişti. Menderes Aydın’a geldiğinde, deve kurban etmişti…

O günlerde İncirliova’da eksper olarak görev yapan İzmir-Tire’den Kemâl Hepşen ile tanışmıştı. Muhtemelen onunla Risale-i Nurları tanımıştı… Eksper Kemâl Hepşen Bey, çok nezih bir beyefendiydi. Risaleleri tanımadan önce İzmir-Karşıyaka’dan zengin bir ailenin tek kızı ile evlenmişti. Modern bir yaşayışa alışmış bu aile ile Risale-i Nur talebesi olduktan sonra yolları ayrılmıştı. O da Manisalı meşhur Zeyrek Hocaefendi’nin hafız olan kızıyla evlenmişti…

Bir gün Hacı Kemal Ağabey, İncirliova’da evine doğru giderken meyhaneden karşı siyasi görüşe sahip olan sarhoşlar, Menderes’e ve Üstad Bediüzzaman Hazretleri’ne hakaret hatta küfretmişlerdi. Bunlara henüz o günlerde tahammül gücüne ulaşamamış olan Kemal Erimez kızgınlıkla eve koşmuş tabancasını beline sokarak, hepsinden hesap sormak üzere meyhaneye doğru yürümeye başlamıştı. Bir anda karşısına Hızır gibi Eksper Kemal Bey çıkmış ve “Kemâl Ağabey ne oldu sana? Bu hâlin ne böyle?!..” diyerek kolundan tutarak alıp götürmüştü. Ona, merhametle ve hikmetle hareket eden Üstad Hazretleri’nin sözlerinden bahsetmiş “Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yok!..” demişti.

Hacı Kemal Ağabey, Eksper Kemal Bey için “O evliyadan bir insandı. İncirliova’nın kadınları, kapılarının önünde oturur sohbet ederlerdi onun arkasından, onun efendi ve nezih halinden dolayı ‘Bu Kemal Bey, yerde gezen bir melek, bir melek!..’ diye konuşurlardı.” derdi.

1960’ın başında Konya Müftüsü meşhur Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi Razaman-ı Şerif’in son günlerinde İzmir’e gelir vaaz ederdi. Hacı Kemal Ağabey hiç peşinden ayrılmazdı. Elinde teyp onu takip ederdi. Sonra Yaşar Tunagür Hocamız geldi, ondan da hiç ayrılmadı. Onu hep yurdumuzun bulunduğu tarihi Kestanepazarı Camii’nin yanında görürdüm. Sonra M. Fethullah Gülen Hocaefendi geldi, Hacı Kemal Ağabey bu sefer ondan hiç ayrılmadı…

yazının tamamı

Reklamlar

Posted in Hacı Ata | Etiketler: , | Leave a Comment »

“Bismillah. Tevekkeltü Alellah”

Posted by HacıAta 03 Haziran 2013

Abdullah Aymaz Hepiniz evlat kokuyorsunuz

Uluslararası Türkçe Olimpiyatları kapsamında İzmir’de düzenlenen Kültür Şöleni’ni ziyaret eden Mali Kültür Bakanı Bruno Maiga, kültürlerarası diyalog ve kaynaşma adına arzulanan bir tablo olduğunu söyledi.

Maiga, “Festival, kültürlerarası diyalog ve kaynaşma adına çok ihtişamlı bir etkinlik.” dedi. Bu tür etkinliklerin insanlık adına gerekli bir tablo olduğunu belirterek, “Dünyanın değişik ülkelerinden, özellikle ülkemiz Mali’den de ciddi bir katılımın olması çok sevindirici. Dünya barışı adına arzulanan bir tablo. Emeği geçenleri tebrik ediyor, bu çeşit güzel etkinliklerin devamını diliyorum. Gerçekten çok anlamlı ve olması gereken bir etkinliğe şahitlik ediyoruz.” diye konuştu.

Bu yıl katılan ülkelerin isimleri şöyleydi: Afganistan, Arnavutluk, Bosna Hersek, Gürcistan, Irak, Karadağ, Kosova, Makedonya, Moğolistan, Moldova, Pakistan, Tacikistan, Azerbaycan, Azb. Nahçıvan Ö.C., Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, R. F. Tataristan Ö.C., Türkmenistan, Ukrayna Kırım Ö.C., Almanya, Avusturya, Belarus, Belçika, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Danimarka Grönland, Estonya, Finlandiya, Fransa, Hırvatistan, Hollanda, İtalya, İspanya, İsveç, İsviçre, Letonya, Litvanya, Lihtenştayn, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Rusya Federasyonu, Sırbistan, Slovakya, Slovenya, Ukrayna, Yunanistan, Angola, Benin, Burkina Faso, Çad, Demokratik Kongo C., Ekvator Ginesi, Etiyopya, Fildişi Sahili, Gabon, Gambiya, Gana, Gine, Gine Bissau, Güney Afrika Cum., Kamerun, Kenya, Kongo Cumhuriyeti, Liberya, Madagaskar, Malavi, Mali, Moritanya, Mozambik, Nijer, Nijerya, Orta Afrika Cum., Senegal, Somali, Sudan, Tanzanya, Tanzanya Zanzibar, Togo, Uganda, Zambiya, Zimbabve, Bangladeş, Birleşik Arap Emir., Brunei Sultanlığı, Cezayir, Chinese Taipei, Endonezya, Fas, Filipinler, Güney Kore, Hindistan, Japonya, Kamboçya, Kuveyt, Laos, Libya, Lübnan, Maldivler, Malezya, Mısır, Myanmar, Nepal, Papua Yeni Gine, Singapur, Sri Lanka, Suudi Arabistan, Suriye, Tayland, Tunus, Umman, Ürdün, Vietnam, Yemen, ABD, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Galler, Haiti, Dominik Cumhuriyeti, İngiltere, İskoçya, İzlanda, Kanada, Kolombiya, Kuzey İrlanda, Meksika, Panama, Paraguay, Peru, Şili, Venezuela, Yeni Zelanda…

Bu şölende çok renkli görüntüler ve kulağa hoş gelen, enteresan, ilgi çekici bir o kadar da manalı olaylar da vardı…

Bunlardan bir tanesi hem gözlere, hem kameralara hem de yüreklere seslendi. Evet bu 60-70 yaşlarında bir anne. İki erkek evladı, gurbete, yurtdışında hizmete okullarda çalışmak üzere öğretmen olarak gitmişler. Anne evlâtlarını kınalı kuzular gibi bağrına basmış ve görevlerine uğurlamış. Geride kalan kızcağızı da mezun olup öğretmen olunca, çevresindeki akraba, konu komşu ve dostları, teyzemize, “Bu kızını da gönderirsen, ilerde sana kimse bakmaz, yapayalnız kalırsın ortalıkta… Bırak buralarda öğretmenlik yapsın.” demişler. Lâkin annemiz kızını da göndermiş oralara. Bu şölen vesilesiyle fuar alanına koşan anne, evlâtlarıma sarılıp öperim, hasret gideririm diye gelmiş lakin oralarda önemli hizmetlere koşturan evlâtları yerine; evlâtlarının öğrencileri gelmiş şölene. Anne evlâtlarının öğrencileriyle görüşünce, hem anne hem de öğrenciler gözyaşlarına boğuldular. Anne onlara sarılarak ve tarihi bir söz söyledi: “Hepiniz evlât kokuyorsunuz…”

Yine bir diğer önemli olay da Türkiye standında yaşandı. Türkiye standını aydınlatan büyük tepe ışıklarından birisi büyük bir gürültüyle, standın tam ortasına düştü. Çok şükür bir sıkıntı ve kaza olmadı. Lâkin, hakikaten ölümcül dahi olabilecek derece bir düşüş söz konusuydu. Stanttaki insanlar bir ara duraksadıktan sonra hemen o düşeni yerden kaldırmak üzere hamle yaptılar. Kaldırdılar. Kaldırdıklarında tam düşen yerde bir küçük kâğıt parçası üzerinde bir yazı buldular. Yazıda, “Bismillah. Tevekkeltü Alellah” yazmaktaydı.

Posted in Medya | Etiketler: | Leave a Comment »

Abdullah Aymaz Hacı Ata’nın yetimleri

Posted by HacıAta 21 Mart 2013

Mehmet Ali Şengül Hoca’mız bizzat şâhit olduğu iki olayı anlatıp şöyle bir değerlendirme yapmıştı:

Askerliğimi yaptığım bir dönemde personel subaylığında çalışıyordum. Şehrin mezarlığı kışlanın içindeydi. Bir gün sabah erkenden çalışmak üzere büroya geldim. Henüz güneş doğmamıştı. Camdan dışarıya baktığımda bir gencin bir mezarın üzerine oturmuş saz çalarak şarap içtiğini gördüm. Hayret ettim. Bu genç saz çalacak, içki içecek mezardan başka bir yer bulamamış mıydı, hem de bu saatte?!. Sonra öğrendik ki, o mezar, babasınınmış… Babaları vefat etmiş, miras taksiminde kardeşleriyle takışmışlar. Biraz hırpalanınca, öfke ile soluğu mezarda almış. Saz çalıp, içki içerek ve babasına göndermeler yaparak sıkıntısını atmaya çalışıyormuş…

Bir de 14 Mart 1997’ye gelelim… Bu tarihten bir hafta önce Hacı Kemal Erimez Ağabey’le görüşmüş ve ayrılırken de “İnşallah, tekrar görüşmek üzere…” diyerek vedalaşmıştık… 13 Mart’ta vefatını öğrendik. Çünkü bizden ayrıldıktan sonra komaya girmişti… Cenazenin techiz ve tekfinini yapıp Fatih Camii’nin musalla taşına koyduğumuzda, sevenleri, dostları gözyaşları ile cenazesine gelirlerken yirmi-yirmi beş yaşlarında bir grup gencin de, tabutunun üzerine başlarını koyup hıçkıra hıçkıra ağladıklarını “Hacı Ata, bizleri bırakıp nereye gidiyorsun? Şimdi bizlerle kim ilgilenecek?. Bizim önümüze diz çöküp, dizlerimize ellerini koyarak gözyaşları ile Rabb’imizi bize kim anlatacak?” diyorlardı…

Kimdi bu gençler? Çocuklarına ve akrabalarına benzemiyorlardı… Bu gençlerin Tacik-Türk Koleji’nden mezun olmuş İstanbul Üniversitesi’nde okuyan talebeler olduğunu öğrendik. Neydi onları bu kadar üzen durum? Evet hiçbir karşılık beklemeden Hacı Kemal Ağabey’in kendisini bunların yetişmesi uğruna adamasıydı. Adanmışlık ruhu ile o gençlerle kendi evlatları gibi sahip çıkmasıydı… Onları şefkatle bağrına basmasıydı… Sevgisiydi… Maddî-manevî bütün dertlerine ortak olmasıydı. Beyinlerinin ilimlerle, vicdanlarının faziletle donanması için bütün gayretini sarf etmesiydi…

Onu 1960’lı yılların başında ilk tanıdığımız günlerden itibaren hep hayır işlerinde koştururken gördük… Bir dönem her Ramazan ayında İzmir’e vaaz vermek için gelen muhterem Hacı Tahir Büyükkörükçü Hocaefendi’nin peşinde elinde teybi ile koştururken, daha sonra Yaşar Tunagür Hoca’mızın yanında, daha sonra da Fethullah Gülen Hoca’mızın en yakınında gördük. Büyüklerin söyledikleri her sözü “Bu bana söylendi… Vallahi bana idi bu!.. Üzerime düşeni hemen yapmalıyım!..” diye değerlendirir ve gerekeni yapmaya çalışırdı… Son zamanlarında ihtiyarlık ve hastalıkların belini bükmesine rağmen, “Kendilerini eğitime adamış, hicret etmiş, çiçeği burnunda gençleri görüyorum ve onlara çok özeniyorum… Ölmeden önce hicret şerefine ermek istiyorum. Duanızı alarak hicret edeceğim yere gitmek arzu ediyorum!..” demiş ve Tacikistan’a gitmişti… Hem de iç savaş yüzünden insanların birbirini boğazladığı bir hengâmede… İşte o eğitim hizmet ve gayretlerinin meyveleri olan gençler tabutu başında bir vefa borcu olarak öyle ağlaşıyorlardı.

Kur’an-ı Kerim’in anne-baba hakkındaki hükümlerini bildiğimize göre, hangi Müslüman, çocuğunun mezarı başında çalgı çalıp içki içen bir evladının olmasını ister?.. Ama emek verilmeyenler için, kimin bir garantisi vardır?

Hacı Kemal ruhuyla hareket edenlerin, bu cihanı bir huzur adası yapmaya namzet yiğitler oldukları da şüphesizdir…

Posted in Hacı Ata, Medya | Etiketler: , | Leave a Comment »

Büyük Stefan’ın vasiyeti

Posted by HacıAta 06 Temmuz 2010

Son Romanya seyahatimde Bükreş’te, Zaman’ın merkezini de ziyaret ettim. Haftalık “Zaman-Romanya”da Agiemin Baubec, “Türk azınlığa karşı tarihten gelen Romen hoşgörüsünün dayanağı” başlıklı yazısında diyor ki:
Yazının devamını oku »

Posted in Serbest Mekan | Etiketler: | Leave a Comment »

Osmanlı’nın kalbinin attığı yerler

Posted by HacıAta 28 Haziran 2010

Geçen sene Kavala’ya uğradığımızda Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın yaptırdığı imaretin içine girememiştik.

Bu sene önceden izin alarak girebildik. Osmanlı’nın 1.600’den fazla imaret eserleri olduğu biliniyor. Kavala’daki imaret ise bunlardan en son inşa edileni… Aslında bu imaret, Kanunî Sultan Süleyman’ın vezirlerinden İbrahim Paşa tarafından yaptırılan imaret üzerine yapılmıştır. Evliya Çelebi, İbrahim Paşa’nın yaptırdığı su kemerlerinden, camiden ve imaretten bahsetmektedir.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evinin ve bu imaretin işletme haklarını 49 seneliğine Anna Mısıryan Cuma alıp kiralamış. Bu hanımefendi, ABD’deki Philips Morris şirketinin ortaklarından bir aileden, yani geniş imkanları olan birisi… Burasını, bir hobi gibi işletiyor. Onun için parası olsa dahi her geleni buraya sokmuyor. Bir otel gibi işletilen bu yerde kalmanın zaten geceliği 350-1.500 Euro arası. Onun için burada kalanlar çok az. Zararı ise kendisi tazmin ediyor. Bu sebeple çok seçici davranıyor. Bizim ziyaret iznini de tanıdıklarımız alıverdi. Onun için bizzat kendisi gezdirip rehberlik yaptı. Bir kere Osmanlı hayranı… “Osmanlı’nın geçmişiyle iftihar ediyorum. O kadar çok iç içe güzellikleri var!..” diyor. İmaretin mescidine kimseyi ayakkabı ile sokmuyor. Aslında sadece orta yerde namaz kılmak için tarihi bir kilim ve yanlarında oturacak minderler var. Çoğu kuru yer. Ama “Burası mescid, ayakkabı ile girilerek saygısızlık yapılmaması lâzım… Ben burada oturup huşu ile ibadet eden insanlar gördüm. Bunlar Müslüman değildi. Öyleyse herkesin hürmetkâr olması gerekiyor.” diyor.

Anna Hanım’ın orta isminin “Mısıryan” olmasından anlaşılacağı üzere Mısır’da kalmış ve Mısır’ı iyi biliyor. Onun için Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da çok güzel eserler yaptırdığını, her dinden insanın inancına saygı gösterdiğini söyledikten sonra bu hoşgörünün aslında ona Osmanlı’dan miras olduğunu söylüyor. “Osmanlı hep herkese öyle davranıyordu.” diyor.

Mısır’da, İstanbul ve İzmir’de kalmış bulunan, Amerika’da yaşayan bu hanımefendinin, aslının Kayseri Ermenilerinden olduğunu öğrendim.

İmaretin lokantasına asla domuz eti sokturmuyor.

Anna Mısıryan Cuma, “Batı Trakya ve Balkanlar’da pek çok Osmanlı eseri var. Sanki imparatorluğun kalbi buralarda atmış. Bu şaheserlerin restore edilip diriltilmesi gerekiyor.” diyor.

Yunanistan’ın şu anda en güzel oteli olan imaret, dünyanın da en güzel yüz oteli içine giriyor. Medrese kısmının üzerinden denize ve Kavala’ya baktığımızda Topkapı Sarayı’ndan İstanbul’a ve denize bakıyor gibi oluyor. Zaten buranın mimarı da İstanbul’dan gelmiş.

Mısıryan Hanımefendi, “Benim işim diyalog. İslam, 11 Eylül demek değil. Fanatizm hiç değil… Ben Mevlânâ’yı biliyorum. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi görmedim, tanımıyorum ama vicdanıma bakıyorum, onun dediklerini söylüyor.” diyor.

İmarette bir de enstitü var. “Doğu kültür ve geleneği incelemeleri” üzerine… Hat ve ebrû gibi sanatlar üzerine de ders veriyorlar. Enstitünün Müdürü Yannis Melachrinoudis; Mısırlı, Arapçayı anadili olarak konuşuyor. Zaten imaretin bir bölümünü bize o gezdirdi… a.aymaz@zaman.com.tr

Posted in Medya | Etiketler: | Leave a Comment »

Edirne uykusu

Posted by HacıAta 28 Haziran 2010

İstanbul’dan Edirne’ye, oradan Yunanistan’a yaptığımız gezide arkadaşımız Hüseyin Gökçe ile beraberdik. O da “Fatih Sultan Mehmet” üzerine yeni bir kitap yazmış. Kavala’daki Mehmet Ali Paşa’nın imaretinde sohbet ederken imaretin kiracısı ve işletmecisi olan Anna Mısıryan Cuma Hanımefendi, Hüseyin Bey’e, “Edirne uykusu” tabirinin ne manâya geldiğini sordu.

O da kitabında bu konuya temas ettiğini, fetih için İstanbul’a hareket etmeden önceki gecesinde Fatih’in yatağında sağa sola heyacanından dönerken yatağını parça parça ettiğini söyledi. Bu terim işte bu durumu ifade ediyormuş. Bu da Fatih’in dinamik ve aksiyonunu çok güzel ifade etmekteymiş.

Anna Mısırlıyan Cuma Hanım, Mevlânâ’nın eserlerini çok okuduğunu söyledi: “Bir gün aşağıdaki selvi ağacının altında bir kitabını okuyordum. Şöyle bir ifadeye rastlamıştım: ‘Her şey çiçek açıyor. Hatta selvi ağacı bile.’ Kendi kendime -‘Selvi ağacı çiçek açar mı?’ diye başımı kaldırıp baktım, gerçekten selvinin üzerini bir bitki sarmış ve güzel çiçekler açmış!.. Çok hayret ettim!”

Bu hanımefendi İslâmiyet’e büyük bir yakınlık duyuyor. “Çocukluğumda, ben kendi kendime çok Kur’an okurdum. Bir gün annem bana, ‘Yoksa kızım sen gizlice Müslüman mı oldun?’ diye sordu.” diyor.

Kendisine Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Kalbin Zümrüt Tepeleri” isimli kitabının İngilizcesini hediye ettik. Onun hakkında “Zannediyorum ki, dünyanın ekseni etrafında dönmesine vesile olan bilge aydınlardan birisidir.” dedi.

Anna Hanımefendi, Türkiye’de ve diğer yerlerde bulunan eğitim müesseselerini ziyaret etmek istiyor…

Biz imareti ziyaret ettikten sonra vedalaşıp biraz yukarıda bulunan Mehmet Ali Paşa’nın evine gittik. Biraz tepeye doğru olan bu tarihî evin hemen yanında Mehmet Ali Paşa’nın at üzerinde büyük bir heykeli var. Evi bize Yannis Melachrinoudis gezdirdi. Orasını bir müze haline getirmeye çalışıyorlar…

Kavala’dan Bulgaristan’a doğru hareket ettik. Bir grup arkadaşımız da bize yol tarifi için şehrin dışına kadar refakat ettiler. Bir yol ayrımında, hemen yolun kenarında durdular. Biz de arkalarında durduk. Aslında uygun bir duruş değildi… Arkamızdan birisi araba ile geliyordu. Biz durunca o da tam iki yolun ayrılma noktasında arabasını park edip yanımıza doğru koştu. “Bir şey mi oldu? Bir ihtiyacınız mı var?” diye sordu. İçimden ‘Bu sıradan biri değil’ diye geçirdim. Abdurrahim Bey’e “Bir tanışsak!” dedim. O da kendisine teşekkür edip memnuniyetini belirtmiş. Bu güzel davranışı için İstanbul’daki evinin adresini ve telefonlarını ihtiva eden kartını vermiş. “Buyurun gelin, evim sizin” demiş!.. O da “Hayır. Ne senin ne de benim. Her şey Allah’ın.” demiş. “Siz Müslüman mısınız?” deyince, isminin Dimitri olduğunu, kendisinin sufî olduğunu söylemiş. Durduğumuz yerin hemen yanında bir yolüstü lokantası vardı. Oradakiler kendisini tanıyıp “Dimitri! Dimitri!” diye çağırdılar. O sadece onlara el sallayıp selam vererek arabasına doğru gitti. Abdurrahim Bey’e bir CD verdi. Meğer kendisi bir şarkıcı imiş ve kasetleri varmış. Yolda dinleyip geldik. Hep “Allah sevgisi” üzerine… “Kalbinden şüpheyi at!” diyor. Memleketi Kavala ve Antalya üzerine de söylediği şarkıları var.

Posted in Medya | Etiketler: | Leave a Comment »

İzlenimler

Posted by HacıAta 15 Haziran 2010

Ömrünü eğitime adamışlardan Aysal Aytaç Bey, yurtdışındaki “Sulh Adacıkları” Türk okulları ile ilgili gördüklerini ve duyduklarını “İzlenimler” isimli yeni kitabında anlatıyor.

Kazakistan’dan bahsederken diyor ki:

Okul açmak için ilk defa bir grup işadamı Kazakistan’a gidip Eğitim Bakanlığı yetkilileri ile görüşüyorlar. Kazaklar, Türkiye’den özel okul açmak için ülkelerine gelen bu eğitim gönüllülerine önceleri inanmakta güçlük çekiyorlar. Hatta bunu geçici bir heves olarak görüyorlar. Bunları bir süre gözlemleyebilmek için bağımsız okul binaları tahsis etmek yerine kendi okullarından birkaçında bir-iki sınıf veriyorlar. Eğitim başlıyor. Okul açan eğitim gönüllülerinden biri, okulun tuvaletlerine bakıyor ki, çok kirli. Öğrencilerin derse girdiği bir anda kolları sıvıyor, ayağına çizme geçirip tuvaletleri temizlemeye başlıyor. Bunu gören okul hizmetlileri okul müdîresini haberdar ediyor. Müdîre hanım gelip tuvaletteki kişinin yaptıklarını görünce gözlerine inanamıyor. Bütün öğretmenleri dersten çağırtıp bu manzarayı görmelerini istiyor. “Ben bu kadar yıllık yöneticiyim, ilk defa böyle bir şey görüyorum.” diyerek olanları öğretmenlerle birlikte izliyor.

Tuvaletleri temizleyen eğitim gönüllüsü; “İslâm dini, temizlik dinidir. Tuvaletlerin temiz olmadığını görünce işe oradan başladım.” diyerek işine devam ediyor. Bu durum Kazakistan Eğitim Bakanlığı yetkililerine kadar ulaştırılıyor. Bakanlık yetkilileri de eğitim gönüllümüzün bu davranışını çok takdir ediyor. Onların samimî ve hasbî olduğuna inanıyor ve bağımsız okul binalarında okul açmalarına izin veriyorlar. Bu olaydan kısa bir süre sonra da ülke genelinde 32 özel okul ile bir üniversite açan eğitim gönüllüleri bugün başarılı bir şekilde çalışmalarına devam ediyorlar.

1993 yılında Kazakistan’a gittiğimizde Kazakistan Eğitim Bakan Yardımcısı Şemse Hanım’la tanıştık. Samimi bir Türk dostu idi. Türk okullarına büyük sempati duyuyordu. Bürokratik işlerin görülmesinde yardımcı oluyordu. Şemse Hanım çeşitli vesilelerle sık sık Türkiye’ye geliyordu. Ülkemizin pek çok şehrini görmüştü. (O zaman) Kazakistan’daki özel okulların Genel Müdürü Ali Bayram Bey’in memleketi Erzurum da gördüğü şehirler arasındaydı. Şemse Hanım’ın ziyaretlerinden birinde, üniversitede okuyan Kazak öğrencilerle görüşmek istemesi üzerine Bursa’ya gittik. Bursa’daki tarihî ve turistik yerleri çok beğendi. Özellikle Ulucami onu çok etkiledi. Şemse Hanım caminin içinde gezinirken yalnız kalmak istediğini söyledi. Yanından uzaklaştık. Şemse Hanım başını örttü. Caminin bir köşesinde namaz kıldı, ellerini kaldırarak dua etti. Bir süre sonra yanımıza geldiğinde ağlıyordu. Biraz rahatladıktan sonra; “Annem bir gün bana ‘Kızım ben ölünce arkamdan Kur’an okutur musun?’ demişti. Ben de ‘Anne, benim durumumu biliyorsun. Komünist bir idarede yöneticiyim; okutamam’ deyince annem çok üzülmüştü. Ölünceye kadar benimle konuşmadı. Onun için ağlıyorum.” dedi. “Anneciğim keşke bu günleri görseydi.” diye iç geçirdi. Şemse Hanım, bir süre sonra Kazakistan’da Milli Eğitim bakanı oldu.

Aysal Aytaç Bey’in hatıralarından sadece bir bölümü aktarabildim…

Posted in Gündem | Etiketler: | Leave a Comment »